Ingiltere’den Dunya Kupasi izlenimleri

Kesinlikle farkli bakis acilari var Ingilizlerin futbola… Aslinda farklilik onlarin eglence anlayisindan kaynaklaniyor. Belki de bu durumdur holiganizmi doguran. Neyse… bu konulara girmenin hicbir alemi yok. Basligin da anlatacagi uzere Ingiltere’den Dunya Kupasi izlenimlerim. Peki Ingiltere’nin neresinden derseniz? Sunderlend. Kuzey-dogu Ingiltere. Peki bunu neden soyluyorum. Sunun icin. Buralar Londra’ya ya da Ingiltere’nin guney tarafina pek benzemiyor. Bilen bilir. Burasi Ingiliz yogunlugunun hissedildigi bir alan. Yabanci sayisi oldukca az ve bu durumda onlari biraz daha milliyetci hatta bazen irkci yapiyor.

Neyse dunun ikinci maci olan Nijerya-Arjantin macini universitenin maclari yayinladigi salonda izlemek icin Arjantin formasiyla yola ciktim. Onceki yazilarimi hatirlarsaniz, Afrika futboluna olan bagliligimi bilirsiniz. Ama kupa genelinde Arjantin’i destekledigimden bu durum kacinilmazdi. Bu yuzden kendi icimde Nijerya’yi esit oranda destekleyordum. Ama birazda Nijeryali arkadaslari kizdirmak icin cektim uzerime formayi. Maci izledigimiz salonda yaklasik 30 Nijeryali arkadas vardi ve neredeyse tamamini taniyordum. Beni gorduklerinde verdikleri tepki icin Nijerya Ingilizcesiyle tanismaniz gerek oncelikle =)

Macin hemen basinda Heinze’nin muthis goluyle Nijeryali kalabaligin icinde Arjantin formasiyla iyice dikkat cker konuma geldim. Ilk yaridaki zevksiz futbol, ikinci yarida yerini daha izlenilebilir bir futbola birakti. Ancak Nijerya takiminin ofansif oyuncularinin tamami cok kotuydu. Obasi, Obinna, Yakubu adeta sahada yoktular. Lagerback’in Martins, Uche ve Odemwingie hamleleri de seyri degistiremedi. Hele Uche’nin kafasi guzeldi bilmiyorum ama adeta kabus gibiydi. Tabi Nijeryali arkadaslara takilmamak olmazdi! Viktor Ikpeba kadroda mi? Kanu hala futbol oynayabiliyor mu? tarzinda sorularla onlari iyice kizdirmak isin tadiydi. Unutmadan, Manager oyunlarinin efsane kalecisi Enyeama da, oyun database’ini haksiz cikarmayacak bir performans gosterdi. Turnuva sonrasi Israil’de kalmaz diye dusunuyorum. Macin ilerleyen dakikalarinda Messi ve Tevez ile baski kuran Arjantin’in ikinci golu bulacagindan herkes emindi neredeyse. Nijeryalilar, kendi oyuncularina “use your body” diye bagirdikca millet guldu :)

Sozun ozu, Nijerya bu kadroyla bundan fazlasini oynamali ve Arjantin bundan iyisini oynamazsa, kupayi kazanamaz.

Gecelim gunun son macina. Ingiltere-ABD macinda atmosferi daha derin hissedebilmek icin Pub’a gitmeye karar verdik. Alkol konusunda Ingilizlerin tavan yaptiklari saatlerdi. Sokaklarda sacma sapan yuruyen insanlar. Kicini gostermek icin elinden gelen herseyi yaparcasina giyinmis kadinlar… Derken tam Pub’in kapisindan iceri girerken Gerard’in golu geldi ki, ne oldugumu anlayamadim. Sozde Ingiltere’yi destekleyecektik macta ortama ayak uydurmak icin ama beklemedigim anda gelen golle sadece etrafta olup biteni izlemekle yetindim. Ilerleyen dakikalarda artik onlardan biriydim ama bir yanim ABD’yi de desteklemiyor degildi hani.

Ilk yari oynanan futbol o kadar ayrintisizdi ki… Alkolunda etkisiyle kiz arkadaslarinin kicina temasta bulunabilmek icin sacma sapan hareketler yapan Ingilizleri her yerde gormek mumkundu. Elinden icki siselerini dusurenler, siseyi birakmamak icin olacak ki butunuyle yere dusenler… =) Ingilizlerin uyanmaya ihtiyaci vardi ve onuda kaleci Green yapti. Alda at dercesine gelen topu, alamadi ama atti. Ingilizler sok icerisindeydiler. Devre arasinda millet maca uyanmisti. Bende bu arada mekani degistirdim. Baska bir Pub’a gecis yaptim devre arasinda… Yeni gittigim pub (Varsity, bilenler olabilir) Heskeysevmezgillerden olusuyodu ki bende tam yerine gitmisim. Ingiltere milli takimi bir kalecisizlikten, birde forvetsizlikten cok cekiyorda… yine de Heskey’den iyileri var yani. Adam Owen’in parladigi yillarda milli takimda oynuyordu, Owen gitti, Heskey hala orda… Ikinci yari zaman zaman hareketlensede oyun zevksiz bir macti butunuyle. Ingiliz taraftarlar Heskey’den, James Milner’den hep sikayet ettier mac boyu… ABD tarafinda ise Onyewu’nun ve Altidore’un performanslari etkileyiciydi. Onyewu, neredeyse tamamini sakat gecirdigi sezonun ardindan oldukca iyi bir futbol oynadi.

Benim adima gunun en kotu olayi ise, fotograf makinesiz evden cikmis olmamdi. O yuzden bu yaziya fotograf ekleyemiyorum. Ama bir sonraki izlenimler yazisi mutlaka bol fotografli olacak.

One comment #8 Lampard: “Her yol mübahtır”

İngilizlerin sansasyonel gazetelerinden The Sun’da bugün Lampard’ın ağzıdan bir açıklama var. Mavilerin tecrübeli oyuncusu Thierry Henry’nin Fransa’ya topa elle müdahalesi sonrası Dünya Kupası vizesi aldırmasına özenmiş olacak, İngiltere’yi Dünya Kupası finaline taşıyacaksa bende aynı şeyi yaparım demiş.

Dünya Kupası’nı sadece 1 kez kazanabilen ve 1966 yılından beridir bu kupaya hasret olan İngilizler 44 yıldır sadece bir kez yarı finale kadar yükseldi. Onda da mağlup olup 3’üncülük maçı oynadılar. İtalyanlara 2-1 yenildiklerinden beri Dünya Kupalarına tatil amaçlı gittiler. Belli ki “Henry’nin Eli” örneğiyle “Amaca giden her yol mübahtır” düşüncesini benimsemeye başlamışlar. İşin ilginç tarafı haberi veren The Sun’da Henry’nin topu elle düzelttiği fotoğrafın altında “SHAME… Henry” yazmış… Olmayacak iş mi? İngilizler aynı şekilde tur atlar veya finale kalırsa The Sun yine böyle yazabilir mi acaba?

Keyif veren enstantaneler

Geçtiğimiz ay Kıbrıs adasının kuzeyinde futbol adına bana keyif veren enstantanelerden birkaç tanesini sizlere aktarayım. Hem uzun zamandır yazmamanın vermiş olduğu kondisyon eksiğini bir nebze gidermiş olurum. Çektiğim fotoğraflardan umarım sizde keyif alırsınız.

Lebiderya

Yukarıdaki fotoğraf Girne’den. Birinci Lig maçlarında stadların tribünlerinin tek taraflı olduğunu belirtmiştim. Bellapais’te bulunan Tatlısu’nun stadı da öyle. Güzel bir deniz manzarası var. Maçtan sıkılırsanız manzaraya dalıp gidebiliyorsunuz. Ligin 8’inci haftasında ligde orta sıralarda mücadele eden Tatlısu’nun konuğu üst sıraları genç kadrosu ile zorlayan Lapta’ydı. Maçın devre arasında kara bulutlar ardından gök kuşağı belirince deklanşöre basmak şart oldu.

 

Mücadele

İkinci fotoğraf Esentepe’den. Kuzey sahil şeridinin doğusuna doğru bulunan Esentepe’de stad ormanın içerisinde. Yine tek taraflı tribünü var. Sahanın etrafı yeşil çam ve selvi ağaçları ile kaplı. Ligde zor durumda olan ve sondan bir önceki takım olan Esentepe, şampiyonluk yarışını kovalayan Küçük Kaymaklı’yı konuk etti. Saha içinde fotoğraf çekerken pozisyonun gelişmesi ile böyle bir kare yansıdı makinamıza. Bu arada Kaymaklı rakibini 1-0 yenerek yoluna devam etti.

 

Performans

Toplamda 14 takımın bulunduğu Birinci Lig’de ligin son haftasında Lefkoşa’da Kıbrıs Türk futbol tarihinde “Efsane” lakabı ile tanınan Çetinkaya, Küçük Kaymaklı’yı konuk etti. Maçın henüz 5’inci dakikasında Kaymaklı bir serbest vuruş kullandı. Doksana giden topu Çetinkaya kalecisi Mehmedemin çok güzel bir refleksle dışarıya çeldi. Mehmedeminin inanılmaz performasnsı ile Çetinkaya maçı 1-0 kazandı. Her ne kadar Kaymaklı mağlup olsa da 1 puan ile ilk devreyi lider kapattı.

 

Taraftar

Son kare de Cihangir köyünden. Futbol sevgisi engel tanımaz. Kale arkası tribün olmadığından futbol severler bu fırsatı böyle değerlendirmiş.

Bu fotoğraflar aslında işin traji komik yüzünü göstermekte. Adanın güneyi ile kuzeyi arasındaki uçurumu anlamanız açısından güzel örnekler. Ülke sporunun üzerine uygulanan ambargolardan dolayı herhangi bir dışa açılım olmadığından sonuç gördüğünüz gibi. Her ne kadar bu durum canımı sıksa da buz dağının görünen tarafına, yani futbolun keyif veren yüzüne bakmaya çalışıyorum.

justnbg

CHANGES IN CELTIC (Mowbray-Kalli)

Dün sabah işyerinde, ilk kez Twitter’a girme durumları içindeyken, Celtic View’i takip ediyordum ki, Kamara’nın sezon sonuna kadar kiralandığını öğrendim. Dedim tamam, herhalde en son bu adamı alıp Rangers ile oluşan (bir maç eksik) 10 puanlık farkı kapatmaya çalışacağız. Ama gece eve geldiğimde, Celtic ekibinin ‘Haldun Üstünel’leri öyle bir hamle yaptı ki, artık şampiyon olmasak da olur.

Keane transferini irdelemeden önce, Celtic’de gelişen süreci biraz irdelemek gerek. Buraya tıklayarak ulaşabileceğiniz sayfada gösterildiği üzere, sezon başı Tony Mowbray’in takımın başına gelmesi ile birlikte bugüne kadar takımdan toplam 25 oyuncu ayrılmış, ki bunların 12 tanesi Ocak ayı içinde gerçekleşmiş. Özellikle İskoç doğumlu oyuncuların ara transferde bir bir takımdan ayrılması, ben başta olmak üzere bir çok kişinin tepkisini çekmişti.

Artık İskoçya’da yaşamadığım için yerel basın sadece internet ortamında kısıtlı ve ‘fısıltı’ diye tabir edilen haberleri alma şansı da az. Fakat Celtic forumlarından birinde okuduğum habere dayanarak, Gordon Strachan döneminde Celtic içinde eskiden Galatasaray’da da rastladığımız kutuplaşma olayının yaşandığını farkettim. Buna göre takım içindeki yaş itibarı ile büyük abiler ile Strachan’ın çok kuvvetli bağları vardı ve kimilerine göre son sezon gelen başarısızlık bu nedendendi. Aynı Feldkamp’ın gelişinde startı verilen ve günümüze kadar devam eden Galatasaray içindeki temizlik operasyonu şu an Celtic için de başlamış durumda. Ondan dolayı Gary Caldwell ve Stephen McManus’un takımdan gönderilmesi (son olarak da McDonald) bu bağlamda teoriyi güçlendiren hareketler. Ayrıca geçen sezon McGeady ile kavga eden Strachan, genç oyuncuyu az kalsın Birmingham’a gönderecekken, şu anda Mowbray “Herkes satılıktır ama o değil” mesajını apaçık vererek, oyuncusuna olan güvenini gösteriyor. Transfer döneminde takımdan ayrılan 25 oyuncu içinden 5 tanesinin M’Boro’ya gitmesi, Strachan’ın geleneklerine ne kadar bağlı olduğunu da anlatıyor sanırım.

Sevgili Ali Ece ile Tony Mowbray’i tartışırken, eminim o da bu temizlik operasyonundan haberdar değildi fakat yine de Mowbray’i desteklemeyi sürdüyordu. Aslına bakarsanız ben de Mowbray’i eleştirirken hiçbir zaman Starchan’ı övmedim, bilen bilir. Ayrıca, ara transferde takımdan ayrılan (sezon başı 1.5 m Euro) Danny Fox ise Burnley’e 2.5 m Euro’ya satıldı ki bu da takımın sadece temizlik operasyonu değil, aynı zamanda ekonomi de yaptığını gösteriyor.

Son olarak sezon başından bugüne kadar kadroya katılan 15 oyuncunun 3 tanesi altyapı oyuncusu, bir tanesi de takımdan ayrılan Fox. Sonuç olarak elde 11 oyuncu kalıyor ki bu bile az bir rakam değil. Bu oyuncuların hepsine toplam ortalama 10-11 m Euro harcayan Celtic, sattığı oyunculardan ise takımına 9 m Euro’luk bir katkı sağladı.

Şu anda elde 4 tane kiralık oyuncu bulunyor. Kamerunlu orta saha N’Guemo, Kamara, Bayern’den gelen Braafheid ve KEANO… Bu oyuncuların sanırım tümünün opsiyonu da Celtic’de…

Olaya genel anlamda bakarsak, iki teknik adamın vizyon farkını da görüyoruz. Yapılan açıklamalarda Strachan’ın scoutlar ile çalışmayı sevmediği ve her zaman ya kariyeri düşüşte olan veya İskoçya içinden genç oyuncuları takıma kattığı yönündeydi. Şimdi başına geçtiği M’Boro’ya da Celtic’ten takıma kattığı 5 oyuncu yine buna iyi bir örnek olarak gösterilebilir.

Gelelim son hamle olarak Robbie Keane’e, nam-ı diğer KEANO’ya… Her İrlandalı çocuk gerek Dublin’de, gerekse County Cavan’da veya başka bir şehirde doğsun, kalbine giren ilk futbol takımı deniz ötesinde bulunan Celtic’dir. Bu değişmez bir kural gibi yıllardır devam etmektedir. Örnekleri çoktur, verme gereği şu an için yoktur. Fakat şu anda Premier Lig’de oynayan İrlandalı tüm oyuncular bir gün o formayı giymek isterler. Bir Katalan için Barcelona ne ise, genellikle bir İrlandalı için de odur. O nedenledir ki, Parkhead Stadında kafanızı kaldırıp yukarı baktığınızda, İskoçya’nın St. Andrews bayrağının yanında Republic of Ireland bayrağı her zaman gururla dalgalanır. Britanya bayrağı ise o sahada bulunmaz.

Keane’in hayat hikayesini burada anlatmayacağım. O işlerin ustası, üstadı her zaman Ali Ece’dir ve biz çıraklara bu yolda bunu yapmak yakışmaz. Ama abisinin ne kadar efsanevi bir futbolcu olduğunu bilmeyen yoktur. Benim ve birçok kişinin gözünde abi Keane her zaman daha iyi bir futbolcuydu (edit: Kardes degiller! Benden inanilmaz bir hata geldi). Ona rağmen, abi Roy Keane bile futbolu bırakmadan o yandan çizgili yeşil-beyaz formayı sırtına geçirdi, bir sezon bile olsa.(edit2: Neyse abi derken, aralarinda yas farkini kastetmis olalim)

Henrik Larsson’dan sonra takım içinde kimseye efsane gözü ile bak(a)mamaktan kaleci Boruc dahil, Samaras, McDonald gibi, her ne kadar iyi oynayıp, Celtic felsefesi ile yaşasalar da, efsane olma konusunda Larsson ile aşık atamayacak kalibrede oyunculara tribünler şarkılar, marşlar yazmaya başlamıştı. İşte tam o sırada, takım dibe vurmaya hazırlanırken, iki tarafın da çıkarları örtüştü ve Keano imzayı attı. 7 Numaranın McDonald’dan sonra artık gerçek bir sahibi var ve sanırım bu o ağırlığı kaldırabilecek bir oyuncu.

Sözü çok fazla uzatmadan Keane’i bu sezon içinde canlı göz ile Parkhead’de izlemek dileğimin üst seviyelerde olduğunu belirterek, sezonun şu anda yeni başladığını ve Rangers’a verdiğimiz avaraj’ı kapatmaya bugünden başlayacağımızı da umuyorum.

WELCOME TO YOUR NATIVE LAND KEANO!!!

by McDennis

Shortie #5

–          Herkese merhaba. Yeniden.

–          İlham denen birşeyin hakkaten var olduğuna inandım artık. Gerçekten böyle birşey var. Küçükken şarkıcılar ‘ilham perileri’nden bahsederken, aklımda hep ‘İlhan İrem’in görüntüsü canlanırdı bu arada. Artık nasıl bir kafaysa bendeki.

–          Şu anda Andy Murray’i finalde izliyorum. Yapabilir, ama yapamazsa bile canı sağolsun.

–          Futbol ve basketbol taraftarlığı üzerine bir yazı yazmayı planlıyorum. Dedim ya İlhan İrem’im gelmiş, gitmeden birşeyler karalamak gerek. Zira Galatasaray-Bornova maçında bunu resmen yaşamış oldum.

–          ‘Zira’ kelimesi çok acayip bir kelimeymiş meğersem. Bu arada artik Twitter’deyim… “McDennis08″…

–          Şimdi ben uzun zamandır yazmıyorum ya, uzun zamandır kıçımı koltuğa oturtup aklımdakileri dökmüyorum, çünkü efendim benim beynim artık 55 yaşında evinde çiçek ekip bahçe sulayan adam kafasına dönüştü. Okul bitip işe başladıktan sonra ne tempo beni, ne de ben tempoyu kaldırabildim. Eve gelince T.V izleyip uyuyan emekli tabiatlı bir insana dönüştüm. Annem babam benden daha fazla geziyiii!!

–          Ama bir bakıma benim mevsimim yaz. Hem de kavurucu yaz. O zaman ben kabuğumdan çıkıp, 23 yaşıma geri dönüyorum. İşte o zaman ‘ben benim’ diyebiliyorum. O günlerin yaklaştığını hissedebiliyorum.

–          Benim için senenin en anlamlı 2 günü varsa, bunlar ne Malazgirt Savaşı yıldönümü, ne KKTC’nin kuruluşu, ne de Stirling Savaşı yıldönümüdür. Benim için yıl içinde sıralama açısından en anlamlı gün 27 Mart’tır. Evet, 27 Mart. Çünkü 27 Mart’ta saatleri bir saat ileri alacağız, yazın gelişini ve günlerin uzamasını ilan etmiş olacağız. O yüzden 27 Mart candır. Diğer gün ise içinde biraz da hüzün barındıran 21 Haziran. En uzun gün. Ne kadar güzeldir 21 Haziran. Ama sonun başlangıcını da haber eder bize. Artık günler kısalacaktır. Ama yine de güzeldir 21 Haziran.

–          En şerefsiz, sinsi, kasvetli gün ise 21 Aralıktır. Ama 21 Haziran’ın aksine o içinde umut barındırır. Kötü günler biter, artık önümüze umutla baktığımız güzel günler başlar.

–          27 Mart/21 Haziran kardeştir, ayıranlar kalleştir.

–          Çok fazla film izlemeye başladım. İskoçya döneminde sinema iki adım uzaklıkta olduğu için yine de fazlaca filmlere gidiyordum ama şimdi torrent sağolsun indirmeye başladım. Bu sefer de kültür gelişmeye başladı, hatta coştu.

–          V for Vendetta. Süper… Defiance. Süper… Ingloreus Basterds. Klas… Memento. Değişik… Ve sırada… Phenomenon & Michael (Travolta), Enemy at the Gates, Donnie Darko, Secret of Santa Vittoria ve Stanley Kubrick Collection…

–          Tam da 2009’u ve o çirkin yılbaşı gözlüklerini tarihe gömüp, yeni ufuklara yelken açmadan 1 hafta önce, ben hastanede sabahladım. Yediğim bişeyden zehirlendim ve soluğu EGE Acil’de aldım. O an farkettim ki Kavak Yelleri’ndeki gibi bir ortam ve öyle güzel doktorlar yokmuş. Tabii ki derdime derman oldular sağolsunlar, hiç de öyle haberlerde gördüğümüz tepkileri yaşamadım ama dizilerde de böyle yapmasınlar. Allah kimseyi düşürmesin oralara ama… O da öyle…

–          Halkapınar’a 1-2… Az kaldı burada Rudy Fernandez’i, Gasol bradırs’ı, Parker’ı, Batum’u izlemeye…

–          Hayatım boyunca bayrak fetişisti olmadım, ama İskoçya ve İrlanda bayrağı güzel bayraklar değilmidir?

–          Dinliyor: Arctic Monkeys & Devotchka & Franz Ferdinand & Kings of Leon

–          Yazarken dinliyordu: Celtic Bagpipe Music Compilation / The Gael

–          Son olarak Gaelic dersleri vol 3: Lad (dost, sıkı arkadaş) Lassie (genç kız)

–          He’s back & will continue.

–          Saygılar / Best Regards

by McDennis

KARSIYAKA-KOCAELI Bir maçtan daha fazlası… Ve yüzümüze gelen tokatlar…

Bu aralar gittiğim her ülkedeki gibi, o coğrafyanın futbol kültürüne kendimi adapte etmeye çalışıyorum. Geçtimiz sene yaşadığım inanılmaz bir İskoçya deneyiminin ardından bu sene kültür olarak biraz geriye gitsem de, futbolun sadece futbol olmadığı bu yeryüzü üzerinde herkes kendine göre birşeyler bulabiliyor.

Bu bağlamda ilk canlı maç deneyimimi, İzmir’e gelmeden once hakkında bolca bilgi toplamaya çalıştığım Karşıyaka ile yaşamaya karar vemiştim bile. İzmir’de öğrencilik yapmaktan ziyade, hayatın kendisini öğrenmeye çalışan ve bundan ziyadesi ile zevk alan arkadşlar ile tanışınca da, artık maç deneyimi benim için hayal olmaktan çıkmıştı. Karşıyaka ve yaşadığımız deneyimden bahsetmeden önce, buradaki arkadaşlardan bahsetmem gerek. Her ne kadar küçücük adamızın birçok farklı bölgesinden İzmir’e eğitim amaçlı gelen arkadaşlar olsa da, beni bu deneyimde yalnız bırakmayan ‘Gazafana’lı arkadaşlarım oldu. Erdo, Osman ve Mustafa, İzmir’de Gazafana kültürünü temsilen bulunuyorlar ve sanki Ege’ye ‘Gazafana’yı tanıtmak adına gelmişler gibi. Bunların yanında Lefke’den Kadri de her halı saha maçında mor formasını giyerek Lefke’yi aklımızda canlı tutmaya çalışıyor. Halil de uzaklarda, Muğla’da okumasına rağmen bizleri yalnız bırakmıyor. Bu arkadaşlar da aynen benim gibi futbolu bir ‘kültür’ ve ‘yaşam biçimi’ olarak görüyorlar ve futbolun sadece futbol olmadığını tamamen benimsediklerinden, bu topla oyananan masum oyuna her zaman farklı göz ile bakıyorlar. Bu nedenle onlar da Karşıyakalı olmuşlar.

Karşıyaka’ya gelecek olursak… ‘Spor Kulübü’ adı altında kurulan ilk Türk ekibi olan Karşıyaka, 1912 yılında kurulmuş ve 2 sene sonra 100. yıllarını kutlayacaklar. Beşiktaş gibi armalarının içinde ay-yıldız taşıma hakkı lan 3 kulüpten biri olan K.S.K, eski dile bu harflerin okunuşu olan ‘Kaf-Sin-Kaf’ olarak da biliniyor. O dönemlerde futbol kulüplerinin hakimi olarak yabancıların oynamasına karşı olan birkaç genç, arsada futbol oynadıkları bir gün yağmurun çiselemesi üzerine bir zeytin ağacının altına sığındılar ve azınlıkların futbol sahasındaki egemenliğine başkaldırı hareketi olarak kendi kulüplerini kurmaya karar verdiler. 1 Kasım 1912 (1328) tarihinde Karşıyaka Muaresei Bedeniye Kulübü’nü yani bugünkü adıyla Karşıyaka Spor Kulübü’nün kuruluşunu gerçekleştirdiler. 1914 yılında kurulan ve o şimdiki Alsancak Stadı’nda maçlarını oynayan Altay kurulncaya kadar da, İzmir’deki tek futbol kulübü olarak kaldılar. Altay’ın da Alsancak Stadı’nın daha önce Panionios’un olması, halen Panionios ile Altay’ın dostluk bağlarını sıkı tutmaktadır. Bu nedenlerdir ki, Panionios’un şimdiki stadının ismi ‘Nea Smyrna’, yani ‘Yeni İzmir’dir. Ama bu başka bir yazının konusudur.

Halen 9 farklı branşta mücadelesini sürdüren bu kulüp, son olarak mücadele ettiği 1995-1996 sezonundan beridir Süper Lig’e dönme mücadelesi vermekte ve bu amacına geçen sene çok yaklaşsa da, playofflar sonucu kazanan Tayyip Erdoğan’ın takımı Kasımpaşa olmuştur.

Maça dönelim. Kocaeli ile oynanacaktı maç. Geçen sene Galatasaray’a 5 atan takım ligden düşmüş, 1. Lig’de de son sıralarda gezinmekteydi. Hava güzeldi, açıktı. Stad önü ise dünyanın her yerindeki stadlar gibi, satıcılar ile doluydu. Farklı gelen artık hamburger ve sosislerin yerini, çekirdek ve İzmir sandvici olan ‘Kumru’nun alması idi. Bu ana kadar çok büyük farklılıklar görmesek de bilet alma kuyruğu ilk haberciydi benim için. ‘Welcome to Turkey’ diyordu resmen üstünde. Küçük bir kutu ve önünde yüzlerce insan. Bir şekilde biletler alındı ve başka bir eziyet başladı. Maça girme eziyeti. Maksimum 70 santim genişliği olan tek bir kapı ve o kapıdan girmeye çalışan ‘bütün seyirciler’… Evet, tüm açık tribün aynı kapıdan girmeye çalışıyordu. Tabii ki maçın başına yetişmek imkansız olmuştu. İlk 20 dakikayı kaçırdık. Celtic’in Parkhead Stadında bulunan 50 kapıdan ziyade burada padece bir kapı olması, ikinci kez bana hoşgeldin diyordu adeta.

Herşeyi atlattık ve stada girdik. Alsancak Stadının tribünleri sahaya çok yakın. Maça girdiğimizde 1-0 olmuştu bile. Karşıyaka önde, tarftarın da keyfi yerindeydi. İlk olarak yıllardır T.V’de izlediğimiz Serdar Topraktepe’nin ne kadar kilolu olduğunu farkettim. Hepimiz farkettik. KSK iyi oynuyordu da, ne oturacak yer vardı, ne de bir numara. Biletlerimizi zaten girişte almışlardı. Hoşgeldin tokatlarını üst üste yüzüme çarpıyorlardı. Ama artık uyuşan bünye, bunun zevkini almaya başladı. İkinci gol de 2. yarı geldi ve maçı 2-0 KSK aldı. Çıkış girişten çok daha kolay oldu ve benim aklımda KSK’nın gelecek sene içinde Süper Lig’de oynama umudu kaldı.

Arkadaşlar ile geçen güzel bir günün ardından, başka bir coğrafyada başka bir maç izlemek, listeme farklı bir Stad katmak güzel bir deneyimdi.

by deNNis

Shortie #4

– Uzun bir ara oldu… Tekrar merhaba…

– Şu son dönemde hayatımda önemli bir değişiklik oldu. Artık güzel bir evde kalıyorum. Bayramda Kıbrıs’a gittim, ki bu da ayrı bir başlık konusu, sonra annem-babam bana ev taşımada yardım etmeye geldiler. Öyle bir yardım ettiler ki, haklarını ödeyemem. Deyim yerindeyse “seksi” bir evim var artık. Herşey yolunda giderse uzun bir süre burda kalırım heralde.

– Evimin salonunu, mutfağını ve banyosunu çok beğendim. Hatta evde olduğum zamanlar bazen salonu özleyip oraya gidiyorum, bazen mutfağı özlüyorum. Mantıklı birşey değil ama öyle işte.

– “Deyim yerindeyse”. Saçma bir cümleymiş. Yani “ben saçma birşey söyleyebilirim, siz idare edin” gibi bir cümle. Güvensiz.

– Damned United. İnanılmaz tatlı bir film. İngiliz filmlerine ve aksanlarına hastayım. Çok doğal ve gerçekçi oluyorlar. Harika bir hikaye, zaten ‘based on a true story’ olması ayrı bir keyif katıyor filme. Bu filme birlikte İskoçya’yı ziyaret etmemin vakti geldiğini anladım. Daha döneli 4 ay oldu fakat çok özledim.

– Arkadaşlar ile Karşıyaka – Kocaeli maçına gittik geçen hafta. Maç Alsancak Stadında. Bütün açık tribünü sadece bir kişinin geçebileceği kapılardan alıyorlar. İnanılmaz bir amatörlük. İnanılmaz kötü bir uygulama. Söyleyecek kelime bulamıyorum. Böyle iş olmaz demek geliyor içimden. İnsanı futboldan soğutur bu meymenetsizler. Neyse 24. dakikada maça girebildik. İlk golü kaçırdık tabii. Tribünler sahaya çok yakın, ‘mükemmel bir klişe geliyor!’ bilenler için söylüyorum, biz deniz tarafı olan kale değil, diğer kaleye yakın oturduk. Serdar Topraktepe’yi gördü girer girmez. O ne göbek lan öyle, salmış adam resmen. 2. Sergen dedim içimden, hatta içimden değil, bayağı bayağı dışımdan söyledim.

– Karşıyaka taraftarı inanılmaz. Harika tezahüratlar var. Çok orjinal. Kanım ısındı Kaf-Sin-Kaf’a. Ama dediğim gibi, ben fazla alışmışım şu Britanya futbolu izlemeye. Burda kimse oturmayınca, koltuk numarası tarzı bir kültür de olmayınca insanın morali bozuluyor netekim. Arkadaşlar bana ‘Artık alış oğlum buna… Bitti artık insan gibi maç izlemek’ dediler, haklılar da….

– Bizim burada, Bornova’da ‘Kıbrıslılar Halı Saha Ligi’ başladı. Haber ve fotoları buraya koyacağım zamanla…

– Kızlar çok yavaş çekim ama bir o kadar da göze hoş futbol oynuyorlar. İzlemek keyif veriyor.

– ‘Anne beni halı sahaya gönder’

– Sinemaya gitmem gerek, önerisi olan. New Moon diyenin ağzına biber süresim geliyor.

– Yunanlılar geldi geçen. Bizim şirketle iş yapmaya. Adamları Alsancak-Deniz Restoran diye bir yere götürdük. Gayet güzel bir balıkçı. Hayatımda yediğim en güzel 2. balığı yedim. Yunanlı adam ile bir ara iş konuşmayı bıraktık, futbola kaydık. Onunla AEK’yı, Pana’yı, PAOK’u ve Aris’i tartıştık. Olimpiakos’lu kendisi. ‘Sizin başkan mafyaymış’ dedim. AEK’nın eski başkanı Demis’e ne oldu dedim. PAOK tişört ve bardağımı anlattım. Çok şaşırdı ve sevindi. ‘Ben bir Yunanlı ile bile bu kadar güzel fubol sohbeti yapmadım’ dedi, ben de sevindim.

– Yan masada ise Yıldırım Demirören vardı. Öyle bir görgüsüzüz yani. Adamın suratından korkarsın. Ben BJK’li olsam tırsardım ve ‘Yeter Demirören’ diye bağıramazdım hani. Kodumu oturtur bir tipi var.

– Hayatımın en güzel balığını ailemle birlikte Kıbrıs’ın en uç noktası Karpaz’daki Apostolos Andreas Kilisesinin hemen arkasında, kelime anlamı ile Kıbrıs’ın en en uç noktasındaki derme çatma bir balık restoranında yedim. Adam resmen balığı 3 saniye önce tutmuş, aşağıda kesiyordu. ‘O’ balığı sipariş ettik. Offf, off… Nasıl bişeydi o… Anlatamam tatman gerek…

– Hayatımdaki bütün “en”leri ailem ile birlikte yapmışım. Onları seviyorum. Bu nedenle isimlerini vücudumda taşıyorum. Hastasıyım onların.

– Duygusala bağlamadan elveda. Görüşenzi…

by deNNis