APOEL – FC Kobenhavn

fckobenhavn

Kıbrıs’ta lig statüleri hakkında konuşmadan önce şu anda gündemde olan Apoel – Fc Kobenhavn Şampiyonlar Ligi play off maçı hakkında konuşalım biraz.

UEFA Şampiyonlar Ligi herkesinde bildiği gibi Avrupa’nın kulüpler bazında en büyük organizasyonlarından birisi. Kıbrıs adası bu büyük organizasyona şu sıralar daha bir aşina. Çünkü adanın güneyinde gelişmekte olan futbol, kendisini avrupa kupalarında daha kabullendirir duruma geldi.

Geçtiğimiz sezon Anorthosis’in elde ettiği başarıya bütün futbol severler tanık oldu ki, güneyde Şampiyonlar Ligi’ne kalan ilk kulüp oldular. Gruplarda mücadele etmeden önce herkes gibi bende Anorthosis’in zorlu Werder Bremen, Inter ve yakın dostları Panathinaikos maçlarından önce puan almalarının zor olduğunu düşünürken Anorthosis grupları topladığı 6 puanla son sırada tamamladı. Ancak alınan 6 puanın 5’ini evinde Inter ile 3-3, Werder Bremen ile 2-2 ve Panathinaikos’u 1-0 yenerek elde etti. Oynadıkları oyunlada kendi evlerinde kolay pes etmediklerini gösterdiler.

23 Nisan 2003’ten bu yana adanın güneyi ile kuzeyi arasındaki geçişi sağlamak için açılan sınır kapıları ile bu tür avrupa kupası maçlarını izleme fırsatı yakaladık. Bu süre içerisinde takımların maçlarda ne gibi performans sergilediklerine tanıklık eden biri olarak güneydeki futbolun gelişmekte olduğunu söylersem sanırım yanlış bir yorum yapmam. Eşleştikleri takımlardan kolaylıkla mağlubiyet almayan güney takımları, ciddi bir rakiple eşleştikleri zaman rakip takım adına beklenmedik bir oyun oynuyor. Kısacası motivasyonları artıyor.

Bu akşam oynanacak APOEL –Fc Kobenhavn maçı öncesi bana göre Danimarka temsilcisinin işi zor. Kendi sahalarında elde ettikleri 1-0’lık galibiyetle her ne kadar biraz avantajlı olsalar dahi bu akşam maçın oynanacağı GSP Stadı’nda tribünlerin hınca hınc dolacağını tahmin ediyorum.

Bu gibi maçlarda taraftarlar takımlarını yalnız bırakmıyorlar. Ayrıca taraftarın maçta etkisi de büyük. Bu gece oynanacak maçın bütün biletlerini satıldığı duyruldu kulübün resmi sitesinden. Hava sıcaklığına Danimarka’dan gelen bir takımın nasıl alışkın olacağı ise ayrı bir düşüncem, çünkü gündüz 42 dereceye kadar yükselen bir sıcaklıkta gece futbol oynamak da bir o kadar zordur.

Anorthosis’in geçen yıl elde ettiği futbolun vitrininde oynama başarısı, diğer takımların ateşlenmesine sebebiyet verdi ve bu akşam Apoel maçı kolay kolay bırakacak gibi görünmüyor. Çünkü işin prestiji yanında gruplara kalınması halinde maddi yönden de getirisi var.

Apoel’de ilk maçta kırmızı kart cezası nedeni ile Haxhi bu maçta forma giyemeyecek. Bunun yanında Fc Kobenhavn’da sakatlığı bulunan Santin ve yılların deneyimi Gronkjaer’in oynayıp oynamayacakları maç saatinde belli olacak.

APOEL taraftarlarının her ne kadar faşist bir düşünce yapısına sahip olsa ve onların maçına gittiğimde rakip taraftarların yanına otursam bile, gruplara kalmalarıyla beraber sadece 20 km uzaklıktaki GSP Stadı’nda Şampiyonlar Ligi maçı seyredebilme imkanını tekrardan elde edebilecekmiyim, merakla bekliyorum…

Ada futbolu

Taksim Sahası

Söz konusu futbol olunca futbolun insanları ortak bir noktada birleştirdiği görüşü her zaman ortadadır. Gerek arkadaşlarınızla farklı takımları tutun gerekse onlarla aynı takımları, işte oluşan bu kümelerde ortak nokta her zaman futboldur.
“Futbol insanları birleştirir” felsefesinden yola çıkarak kendi ülkemizde, Kıbrıs’ta yüz yıla yakın bir süre içerisinde adanın Osmanlılar tarafından İngilizlere devredildiği tarihlerden günümüze kadar geçen bir asırlık geçmişi var ülkemiz futbolunun. Var olmasına var da şimdilerde kuzey ve güney olarak ikiye bölünmüş Kıbrıs’taki futbol yaklaşık yarım asır bir bütün olarak oynandı. Ondan sonra yaşanan olaylarla beraber ayrılan futbol federasyonları, adanın ortasına çekilen “Yeşil Hat” sınırı ile Kıbrıslı Türkler günümüzde tanınmamanın vermiş olduğu ağır yükle ambargolara maruz kalırken, Kıbrıslı Rumlar hepimizin bildiği gibi geçtiğimiz futbol sezonunda Anorthosis ile birlikte Avrupa’nın kulüpler bazında en önemli organizasyonu olan Şampiyonlar Ligi’nde mücadele edecek kadar kendi futbollarını geliştirdiler… Anorthosis’in başardığı mucizevi başarının yerini bu sene UEFA Avrupa Ligi 2’nci ön eleme turunda Karadağ’ın Petrovac takımına elenerek hüsran alırken, şimdilerde geçtiğimiz yıllarda Trabzonspor ile oynamış diğer bir Güney Kıbrıs takımı APOEL, Şampiyonlar Ligi 2’nci ön eleme ilk maçında Sırbistan takımlarından Partizan’ı 2-0 yenerek avantajlı bir skor elde etti. Ardından deplasmanda 1-0 yenilgi alsa dahi adını play-off turuna yazdırdı. Geçtiğimiz gece eşleştikleri FC Copenhag ile Galatasaraylıların yakından bildiği Parken Stadı’nda karşılaşan Apoel 1-0 yenilmesine rağmen kendi evinde oynayacağı rövanş karşılaşması için iyi bir skor elde ettiğini düşünüyorum. İkinci maçta tur atlayıp Şampiyonlar Ligi gruplarına kalmamaları için hiçbir neden yok.

Kıbrıs adasının 1878 yılında Osmanlılar tarafından İngilizlere kiralanması sonrası futbolun beşiği İngiltere’de hızla yayılmakta olan futbol Kıbrıs’ta da izlerini hissettirmeye başladı. Ardından 1900’lü yılların başında yavaşça Türklerin ve Rumların takımlar kurarak kendi aralarında futbol oynaması ile yaygınlaştı.
Kurulan yerel takımlar ile birlikte 1934 yılında Kıbrıs Futbol Federasyonu (CFA) kuruldu ki o zamanlar adada ne bir bölünmüşlük vardı ne de bir kargaşa(!) Kıbrıslı Rumlar ve Türklerin bulunduğu bir yapı ile futbol maçları resmi bir şekilde oynanmaya başladı. 1948 yılında FIFA’ya üye olan federasyon çatısı altında Rum takımlar ile birlikte 5 Türk ve 1 Ermeni takımda bulunmaktaydı.

Kıbrıslı Rumlar ve Türklerin birlikte oynadıkları dönemlerde düzenlenen liglerde özellikle Türk takımlarından Çetinkaya, Kıbrıs Ligi şampiyonluğu yaşadığı 1951 yılının ardından adadaki gergin atmosfer patlak verdi ve CFA kilisenin etkisinde kalarak Türk takımlarını ligden ihraç etti. İki toplum arasındaki kargaşanın temel nedeninin ise İngilizler’in iki toplumu birbirine kışkırtarak adada bir çözümsüzlük ortamı yaratmak ve emperyalis bir yaklaşım olan “böl ve yönet politikası”nı adaya yansıtmaktı. Bu doğrultuda kilise üzerinde etkileri sonuç verdi.

Bununla beraber Kıbrıs Türk Futbol Federasyonu 1955 yılında kurularak Türk takımlarını bir çatı altında topladı ve günümüze kadar faaliyet gösterme başarısı gösterdi. Çünkü 1974 yılında adanın iki kesimli olmasıyla beraber Kıbrıslı Türkler hiçbir dışa açılma olmadan kendi içlerinde futbol oynamaya günümüze kadar devam etti. Kıbrıslı Rumlarda 1962 yılında UEFA’ya üye olarak geçtiğimiz sezon hepimizin yakından takip etme fırsatı bulduğu Anorthosis’in Şampiyonlar Ligi’nde elde ettiği başarıya tanıklık etti.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin 1983 yılında kurulmasıyla beraber gayri yasal bir ülke olduğu öne sürülerek dünya tarafından tanınmaması ile ülke sporu üzerine ambargolar konarak özellikle ülke futbolununda gelişmesi engellendi. KKTC’yi tek tanıyan Türkiye bile FIFA ve UEFA’nın baskıları ile kendi takımları ile bu ambargolar yüzünden ülkemize gelip maç yapamazken tabir yerindeyse “kendi yağımızla kendi ciğerimizi kavurur” bir durumda adanın kuzeyinde futbol oynamaya çalışmaktayız. Fotoğraftada gördüğünüz gibi bu maç henüz ambargonun “a”sının olmadığı dönemde çekilmiştir.

İşin ilginç tarafı dünya tarafından tanınan CFA’nın kurucu üyeleri arasında Türk takımları olmasına karşın bu ambargolar yüzünden Türk takımları yurt dışına açılamamakta, kendi içimizde nere kadar gideceği belli olmayan bir düzenle ve ilerisi için bir çözüm olması ümidi ile futbol oynamaktayız.

2003 yılına kadar adanın kuzeyi ile güneyi arasında karşılıklı geçiş yoktu. 2003 yılında alınan bir karar ile yavaş yavaş günümüze kadar açılan birçok sınır kapısı ile birlikte adanın güneyine giderek gerek kulüp bazında gerekse milli takımlar bazında gelen takımların Kıbrıslı Rum takımlar ile yaptıkları maçları çoğu zaman gidip izleme fırsatı yakalıyoruz. Bunun yanında gittiğim maçlarda birkaç Kıbrıslı Rumla futbol adına güzel ilişkilerimiz bulunmaktadır…

(Not: Yukarıdaki fotoğraf Lefkoşa’da bulunan Taksim Stadı’nda çekilmiştir. Takviyeli Gençlik Gücü ile Galatasaray’ın karşı karşıya geldiği bu maçı Galatasaray 16-1 yendi. Sağda Galatasaray’ın unutulmaz kalecisi Turgay Şeren)

by justnbg

Yeni bir ses…

Blogun temposu yaklasik 2 aydir dusmus durumda. Transfer sezonunu da transfer yapmadan kapatsaydik, blog taraftarlari iyice kizacakti bize. O yuzden transfer sezonunun son gunleri yaklasirken blogun yazar kadrosuna sahanin tozunu yutmus olan ‘justnbg’ yi katiyoruz. Justnbg Kibris liginde profesyonel olarak futbol oynayip, erken yasta futbola veda etmesinin ardindan, Kibris’in en koklu futbol takimi Cetinkaya’nin genc takiminin basina gecmis. Eski futbolcu, yeni teknik direktor ve ayni zamanda Kibris Yeniduzen gazetesi yazari olan Justnbg’ye hosgeldin diyor ve yazilarinin startini veriyoruz…

Union Jack

P8090041

Bambaska bir hayat yasiyorum son 1 aydir. Degisimin boyutu koklu olunca yazamadim uzun zamandir. Simdiye kadar ne demek istedigimi toparlayamasamda, birkac cumle icinde toparlamayi umuyorum. Dennis yazmisti bloga, bir sure yazamayacagimizi. Hem onun, hem benim hayatimda ciddi degisiklikler oldu. Kendi durumumu ozet gececek olursam; 2 yildir Ingiltere de master yapma cabalarim tam dibe cokmusken bir anda kirilma noktasini yasadim ve Ingiltere nin yolunu tuttum. Yuksek lisans dersleri eylul ayinda baslayacak olmasina ragmen onceden gelip burada calisma yolunu sectim. Boylece Ingilizcemi gelistirmem ve buralara alisam mumkun olacakti. 1 aydan daha fazla bir sureyi geride biraktim burada. Ingiltere gorulmesi gereken ulkelerden biri bunu en bastan soylemeliyim.

Daginik bir sekilde yazmaya basladim. Boylede gider bu. Son bir aydir evden sabah 10’da cikip gece 11’de eve dondugum ve sadece pazar gunleri bos oldugum bir duzende yasiyorum. Internete ulasmak kolay olsa da, zaman darligi yuzunden sadece okuyabiliyorum. Hal boyle olunca 1 ayi askin bir suredir ortalardan kayboldum. Bu arada Fransa ligide basladi. Transfer doneminde Fransiz takimlarindaki hareketliligide yeterince takip edemedim. Kisa bir zaman icinde bu konuda bir seyler yazmayi umuyorum. Uzun zamandir birseyler yazamamis olmami anlayisla karsilamanizi umuyorum. Yaklasik 1 ay daha da yazmak icin yeterli zamani bulamayacigimi dusunuyorum.

Su an Ingiltere’nin Kent bolgesinde yasiyorum. Eylul ayinda ise rotam kuzeyi gosterecek.Yuksek lisans amaci ile 1.5 yil boyunca Sunderland’te olacagim. Biliyorum aklinizdan ne gectigini! :) Kalacagim yer Stadium of Light’a cok yakin ve su an Sunderland takiminin kombine biletini almak icin ugrasiyorum. :)

Buraya alismam yaklasik 2-3 hafta aldi. Ve kendime gelir gelmezde ilk dusundugum sey, ilk firsatta maca gitmek oldu. Bu konuda da muthis gelismeler var. Ayrintilar birkac gun icinde…

Geride kalan zaman icinde acikcasi Ingiliz futboluyla, Fransiz futbolundan daha cok ilgiliyim haliyle. Hergun mutlaka Guardian’in spor eki bastan sona okunuyor ve sunu soylemem gerek eger Ingiliz gazeteleri arasinda bir secim yapma durumunda kalirsaniz mutlaka Guardian’i hepsinden once denemelisiniz.

Konuyu nerden, nasil toparlayacagimi bilemiyorum.O yuzden bu post bir baslangic olsun. Eylul ayi ortasiyla birlikte duzenli bir sekilde yazmaya devam etmeyi umuyorum.

Kalin saglicakla,

Not: Turkce karakter sorununu da kisa bir zaman icinde cozmeyi umuyorum. Yoksa kacak cep telefonu ile kisa mesaj yazmis gibi hissediyorum.

Keep it up Hartson!

Her ne kadar kariyerinde 2 sezon Arsenal forması giymiş olsa da, tüm futbol dilencileri onu Celtic formasıyla hatırlarlar. Sırtına geçirdiği 10 numaralı forması ile futbolun Don Kişot’u olup, umarsız hedefler peşinde koşacak, onu bu hale sokanın ise futbolun Cervantes’i Martin O’Neill olduğunu hiçbir zaman inkar etmeyecekti.

Yıllar yılları kovaladı ve tribünlerin unutamadığı 10 numara, şimdiki Celtic antrenörü Mowbray ile birlikte West Brom’da da oynadı ve futbolu bıraktı.

2009 Temmuz’unda, yani geçen ay, Hartson’ın testis kanseri olduğunu ve kanserin beynine yayıldığını öğrendik. Ama o güçlüydü ve Celtic’liydi. Haberi alır almaz, binlerce Celtic taraftarı evinin önüne yığıldı, kartlar, çiçekler gönderdi, iyi dileklerini sundu.

Ve Hartson, kemoterapiye başladıktan sonra geçtiğimiz hafta geçirdiği iki beyin ameliyatından sonra, sevenlerine mesaj göndererek, ‘Kendimi çok iyi hissediyorum, herkese teşekkür ederim’ dedi. Doktorların ‘harika bir gelişme gösteriyor’ dedikleri Hartson için, Old Firm’ün iki yakası da geçmiş olsun dileklerini ihmal etmedi. Hastalığı öncesi The Sun gazetesinde köşe yazısı yazan Hartson’a bizde geçmiş olsun dileklerimizi sunuyor, ona güç ve sabır diliyoruz…

by deNNis

Celtic – Arsenal

Daha geniş bir persektiften bakalım bu eşleşmeye. Arsenal’li arkadaşların ‘öyle koyarız’, ‘böyle 5, şöyle 15’ laflarına inat, Celtic, atalarının zamanında Stirling’de, abilerinin Wembley’de başardığını, bu kez Emirates’de deneyecekler. Celtic’in 1966 yılından beri İngilizler ile oynadığı 16 karşılaşmada 7 galibiyet, 4 mağlubiyet ve 5 veraberliği bulunuyor.. Arsenal ile son yapılan dostluk karşılaşması Parkhead’de 1-1 sona ermiş. Tarih ise 2 Ağustos 2003. O sezon namağlup ligi lider bitiren Arsenal, sezon öncesi berabere kalmış Celtic ile.

Eşleşmeyi duyduğum ilk anda, içime en ufak bir umutsuzluk düşmedi. Parkhead’den, o yeşil-beyaz’a bürünmüş, kapısından Şampiyonlar Ligi kupası girmiş o staddan kimler başı öne eğik çıkmadı ki… Milan’ı hatırlayın mesela… Liverpool gelsin… Manchester United… Spartak Moskova’yı hatırlayın… Tribünlerdeki o uğultuyu, maçtan önce çalan ve binlerce kişinin hep bir ağızdan söylediği, ‘Let the People Sing’ şarkısı… Sözlerinde geldikleri toprakları hatırlatan, eşitliği, haklarını ve insanların özgürlüğünü savunan bir şarkıyı, bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıda takım çalabiliyor artık stadyumlarında, tüm dünyada… Bu takımların en büyüğü, en ‘Che’si, en ‘Lenin’i, en ‘William Wallace’ı Celtic… Değerlerinden asla vazgeçmeyen, kendilerini bozmayan, bozdurtmayan, harcatmayan bir takım…

İskoçların iyi ve güzel yaptığı herşeyi, başarılı olduğu her alanı kendi üstüne alan ve ‘British’  diye adlandıran, İskoçlar tarafından yapılmış veya orada hükum bulmuş her olayı da ‘Scottish’ adıyla yayınlayan İngiliz basınına karşı, Rangers tabii caizse ‘bir taraflarını yalamaya’ devam ederken, Celtic buna başkaldırıyor, hep o St. Andrews ismi verilen bayrağın, yanında ‘Union Jack’ olmadan dalgalanacağı günleri umutla hayal ediyor. Ve onlar da haykırıyor duvarlarda, t-shirtlerde, bayraklarda; ‘Scottish, not British’ diye… Öyle ya, o nedendendir ki, bir İskoç milli takım bazında her zaman iki takım tutar… Biri İskoçya, diğer, de İngiltere’ye karşı kim oynarsa!

Her ne kadar artık Fransızlaşan bir takım olsa da Arsenal, Londra merkezli olması bile yetiyor Celtic için. Bir başkaldırı maçı, bir isyan kıvılcımı, kendini ispat etme, büyüklüğü gösterme çabası… Wenger, saygı duyulacak, önünde eğilmesi gerekilen bir hoca. Fakat sorun ona ‘Huddle’ı biliyor mu? Celtic’li oyuncuların her maç başında birbirlerine sarılarak yaptığı konuşmanın, bir asırlık Celtic tarihinde artık bir gelenek olduğundan haberi var mı? Peki, Mowbray’in içindeki Celtic ateşi kadar, Arsenal ateşi var mıdır Wenger’in, veya Fabregas, McManus gibi 13 yaşından beri Celtic’in içinde büyüyüp, öyle mi kaptan olmuştur Arsenal’e…

Belki arkadaşlar haklı, belki iki maçta toplam 6-7 gol görüp, hiç gol atamayacağız… Ama Celtic her zamanki gibi, takım olmayı, taraftar olmayı başaran bir çok insanın gönül verdiği bir ekip olacak… Kim ne derse desin, Arsenal maçı, Mowbray için bir başkaldırıdır…  Walcott gelsin de sizin İngilizliğinizi savunsun…

Bir tek o KGB ajanı o soğuk Rus’tan korkuyorum… Gerisi yeşil-beyaz’ı ve Parkhead’i görünce işi bitirir zaten… En güzel Yunanlı, Freedie Mercury’nin futbolda can bulmuş hali de başlamış kendisini göstermeye… Premier Lig’de onu barındırmayanlara inat, göster o estetik çalımlarını, Çinlilerin ‘Koi’ balıkları gibi her türlü engelden, bir şekilde sıyrılarak geçtiğini…

Hadi be Hoops, getir artık bu Ali Ece’yi İzmir’e…

by deNNis

Celtic – Arsenal

Eşleşme bu şekilde… PenneArabiata ile bağlantıya geçmek gerek. Bahise girmeyi düşündüğüm arkadaşlar ile bu zevki yaşayamayacağımıza üzüldüm fakat öte yandan karşımıza bir İngiliz ekibinin çıkmasına sevindim.

Takım için daha motive edici bir unsur bu. Arsenal’i bu sezon izlemedim. Ama zor bir eşleşme olduğu aşikar. Ama Mowbray bu turu geçemese de, takımın ve taraftarın ona sabretmesi gerektiğini belirtmiştik. Gelecek, Mowbray ile gelecek diyorum ve ‘beat da gooners’ mesajımı Celtic’e gönderiyorum…

Umarım hayırlısı olur derken, önümüzdeki günlerde daha detaylı bir inceleme yaparız diye düşünüyorum.

by deNNis

Dinamo Moscow 0 – 2 Celtic

Celtic, bir önceki gece Pana, Sporting Lizbon Ve Maccabi’nin başardıklarından daha da yukarı çıkarak, kendi evinde 0-1 kaybettiği maçı deplasmanda 0-2 kazandı ve bir üst tura yükseldi.

Geçen maça oranla ilk 11’de sadece bir değişiklik yaptı Mowbray. Sol beke Lee Naylor yerine yeni transfer Danny Fox’u koydu. Yine geçen maçtaki gibi kontratak ile gol bulmaya çalışan rakibine karşı Celtic,oyunu domine etti ve aradığı golü ilk yarının son  dakikasında Hinkel’in ortasına kafayı vuran McDonald ile buldu.

İkinci yarı ataklarını devam ettiren Celtic, McGeady’nin kötü performansına rağmen rakip kaleyi abluka altına aldı fakat aranan gol gelmiyordu. 75. dakikada önce Fortune’yi oyundan alıp yerine Scott Brown’u koydu Mowbray. Hibs’den tanıdığı Brown’a orta sahanın göbeği yerine ‘attacking midfielder’ pozisyonunu verdi ve Brown bu mevkide çok etkili oldu.

Daha sonra niye yedek olduğunu halen anlayamadığım Samaras’ı oyuna aldı, McDonald’ı çıkararak. Tam da herkes maçın uzatmalara gideceğini düşünürken, Samaras klasını konuşturdu ve Hakan Şükür’ün Leeds’e attığı golün bir benzeri kaydetti dakikalar 90’ı gösterirken. Sesim kısıldı bağırmaktan… Ve Celtic, maçın bitiş düdüğüyle birlikte sadece bir üst tura geçmiş olmuyor, 22 maçtır Avrupa maçlarında deplasmanda kazanamama rekorunu da tarihe gömüyordu… Hem de Mowbray’in daha 2. resmi maçında…

Celtic’i şimdi daha da zor bir kura bekliyor. Muhtemel rakipler Arsenal, Fiorentina, Atletico Madrid, Stutgart ve Lyon. Lyon gelirse Chao Grey ile, Fiorentina gelirse Artemio Franchi ile, Arsenal da gelirse PenneArabiata ile bahse girmek gerek… Stutgart’ı sahiplenen varsa gelsin, beklerim…

NOT: Bu Samaras, Freddie Mercury’ye mi benziyor, yoksa ben mi çok kasıyorum… Yaşı benzemesin…

by deNNis

Celtic 1 – 2 Sunderland

Glasgow’dan temelli ayrılmama sayılı günler kala, gidebileceğim tüm maçlara gitme kararı aldım ve belki de son maçıma bugün gittim. Hazırlık maçı kategorisinde sayılsa da, Celtic izlenmeye değerdi, ne de olsa Parkhead’in kapısından belki uzun yıllar belki de bir daha içeri girmeyebilirdim.

Biletlerin ucuz olması (normalde 25, bugün 17 pound), tribünleri doldurtamamış ama sanırım herkesin aklında Çarşamba oynanacak Dinamo Moskova maçı var. Maçtan önce dışarda Cheeseburger’imizi mideye indirip, bir de Maç Programı dergisi aldım. İlk kez alıyordum bunlardan ve ne kadar güzel bir şey olduğunu farkettim. İçeriği harika ve röportajlar, iki takım hakkında tarihi ve güncel bilgiler ile güzel bir de poster vardı.

Uzun zamandır sakat olan Scott Brown’u ilk 11’de başlattı Mogga. Yedek ağırlıklı bir kadro vardı ve şöyleydi. Kalede Zaluska, defansta Danny Fox, Loovens, Caddis ve McManus, orta sahada Crosas, Flood, Brown McCourt ve Mizuno, forvette ise Killen ile başladı. Alışagelmiş 4-4-2 düzeninden vazgeçip, orta sahayı sıklaştıran Mowbray, belki de Killen’dan daha etkili bir forvet ile başlasaydı başarılı olabilirdi ama Killen tek başına çok etkisiz kaldı. Hava toplarında başarılı olsa da, Killen topu yerde ayağında tutamıyor. Buna rağmen uzun boyuna göre Samaras, bu sene çok büyük bir çıkış göstererek, oynadığı maçlarda topa olan hakimiyeti ile kendini çok geliştirdiğini ispatladı.

Daha maçın başında yenilen gol, Celtic’in yedek ağırlıklı kadrosunun rahat oynamasını engelledi. Halbuki o gol gelmeseydi, takım biraz daha kendiyle oynamaya alışacak, belki de maçın seyri değişecekti. İkinci yarıda oyuna Samaras’ı aldı Mowbray, yine tek forvet olarak. Samaras da topu ileride tutmasıyla birlikte takıma canlılık getirdi. Derken, ofsayt kokan bir pozisyonda Sunderland ikinci golü buldu. Bu dakikadan sonra McGeady, Maloney, Donati ve McDonald dörtlüsünü sahaya süren Mowbray, klasik 4-4-2 düzenine de dönmüş oldu. Ve herşey bu dakikadan sonra başladı.
Dalga dalga gelen, göze hoş gelen futbolla bizleri mest eden, pas alışverişleriyle de rakibin midesini bulandıran bir Celtic çıktı ortaya. Sağdan Maloney, soldan McGeady, göbekten de Donati ve Crosas, ileri ikiliyi beslemeye başladı. Ve kazanılan kornerde boşta kalan topa sert ve isabetli vuran Crosas bu sezonki ilk golünü atmış oldu. Bu dakikadan sonra atakları aynı hızla devam eden Celtic’te Samaras, bizleri kendimizden geçiren çalımlar ile ceza sahasına sağdan girince, herkes gol diye ayağa kalktı. Yaptığı sert ortaya uçan kafa vuran McDonald, altıpasın üstünden topu dışarı atınca, maç da 1-2 sona erdi.

Aklımızda çarşamba günkü maç, yüreğimizde oynanan pozitif futbolun heyecanı ve umudu ile birlikte, son kez Parkhead’e gelmenin acısını da yoğurarak, gerisin geri çıktık staddan… Bir de Bobby Robson için yapılan saygı duruşunda binlerce kişinin 2 dakika boyunca hiç vazgeçmeden alkış tutması ve hemen sonrasında hep bir ağızdan söylenen ‘You’ll Never Walk Alone’… Bir daha ne zaman kısmet olur, orası bilinmez…

by deNNis