CHANGES IN CELTIC (Mowbray-Kalli)

Dün sabah işyerinde, ilk kez Twitter’a girme durumları içindeyken, Celtic View’i takip ediyordum ki, Kamara’nın sezon sonuna kadar kiralandığını öğrendim. Dedim tamam, herhalde en son bu adamı alıp Rangers ile oluşan (bir maç eksik) 10 puanlık farkı kapatmaya çalışacağız. Ama gece eve geldiğimde, Celtic ekibinin ‘Haldun Üstünel’leri öyle bir hamle yaptı ki, artık şampiyon olmasak da olur.

Keane transferini irdelemeden önce, Celtic’de gelişen süreci biraz irdelemek gerek. Buraya tıklayarak ulaşabileceğiniz sayfada gösterildiği üzere, sezon başı Tony Mowbray’in takımın başına gelmesi ile birlikte bugüne kadar takımdan toplam 25 oyuncu ayrılmış, ki bunların 12 tanesi Ocak ayı içinde gerçekleşmiş. Özellikle İskoç doğumlu oyuncuların ara transferde bir bir takımdan ayrılması, ben başta olmak üzere bir çok kişinin tepkisini çekmişti.

Artık İskoçya’da yaşamadığım için yerel basın sadece internet ortamında kısıtlı ve ‘fısıltı’ diye tabir edilen haberleri alma şansı da az. Fakat Celtic forumlarından birinde okuduğum habere dayanarak, Gordon Strachan döneminde Celtic içinde eskiden Galatasaray’da da rastladığımız kutuplaşma olayının yaşandığını farkettim. Buna göre takım içindeki yaş itibarı ile büyük abiler ile Strachan’ın çok kuvvetli bağları vardı ve kimilerine göre son sezon gelen başarısızlık bu nedendendi. Aynı Feldkamp’ın gelişinde startı verilen ve günümüze kadar devam eden Galatasaray içindeki temizlik operasyonu şu an Celtic için de başlamış durumda. Ondan dolayı Gary Caldwell ve Stephen McManus’un takımdan gönderilmesi (son olarak da McDonald) bu bağlamda teoriyi güçlendiren hareketler. Ayrıca geçen sezon McGeady ile kavga eden Strachan, genç oyuncuyu az kalsın Birmingham’a gönderecekken, şu anda Mowbray “Herkes satılıktır ama o değil” mesajını apaçık vererek, oyuncusuna olan güvenini gösteriyor. Transfer döneminde takımdan ayrılan 25 oyuncu içinden 5 tanesinin M’Boro’ya gitmesi, Strachan’ın geleneklerine ne kadar bağlı olduğunu da anlatıyor sanırım.

Sevgili Ali Ece ile Tony Mowbray’i tartışırken, eminim o da bu temizlik operasyonundan haberdar değildi fakat yine de Mowbray’i desteklemeyi sürdüyordu. Aslına bakarsanız ben de Mowbray’i eleştirirken hiçbir zaman Starchan’ı övmedim, bilen bilir. Ayrıca, ara transferde takımdan ayrılan (sezon başı 1.5 m Euro) Danny Fox ise Burnley’e 2.5 m Euro’ya satıldı ki bu da takımın sadece temizlik operasyonu değil, aynı zamanda ekonomi de yaptığını gösteriyor.

Son olarak sezon başından bugüne kadar kadroya katılan 15 oyuncunun 3 tanesi altyapı oyuncusu, bir tanesi de takımdan ayrılan Fox. Sonuç olarak elde 11 oyuncu kalıyor ki bu bile az bir rakam değil. Bu oyuncuların hepsine toplam ortalama 10-11 m Euro harcayan Celtic, sattığı oyunculardan ise takımına 9 m Euro’luk bir katkı sağladı.

Şu anda elde 4 tane kiralık oyuncu bulunyor. Kamerunlu orta saha N’Guemo, Kamara, Bayern’den gelen Braafheid ve KEANO… Bu oyuncuların sanırım tümünün opsiyonu da Celtic’de…

Olaya genel anlamda bakarsak, iki teknik adamın vizyon farkını da görüyoruz. Yapılan açıklamalarda Strachan’ın scoutlar ile çalışmayı sevmediği ve her zaman ya kariyeri düşüşte olan veya İskoçya içinden genç oyuncuları takıma kattığı yönündeydi. Şimdi başına geçtiği M’Boro’ya da Celtic’ten takıma kattığı 5 oyuncu yine buna iyi bir örnek olarak gösterilebilir.

Gelelim son hamle olarak Robbie Keane’e, nam-ı diğer KEANO’ya… Her İrlandalı çocuk gerek Dublin’de, gerekse County Cavan’da veya başka bir şehirde doğsun, kalbine giren ilk futbol takımı deniz ötesinde bulunan Celtic’dir. Bu değişmez bir kural gibi yıllardır devam etmektedir. Örnekleri çoktur, verme gereği şu an için yoktur. Fakat şu anda Premier Lig’de oynayan İrlandalı tüm oyuncular bir gün o formayı giymek isterler. Bir Katalan için Barcelona ne ise, genellikle bir İrlandalı için de odur. O nedenledir ki, Parkhead Stadında kafanızı kaldırıp yukarı baktığınızda, İskoçya’nın St. Andrews bayrağının yanında Republic of Ireland bayrağı her zaman gururla dalgalanır. Britanya bayrağı ise o sahada bulunmaz.

Keane’in hayat hikayesini burada anlatmayacağım. O işlerin ustası, üstadı her zaman Ali Ece’dir ve biz çıraklara bu yolda bunu yapmak yakışmaz. Ama abisinin ne kadar efsanevi bir futbolcu olduğunu bilmeyen yoktur. Benim ve birçok kişinin gözünde abi Keane her zaman daha iyi bir futbolcuydu (edit: Kardes degiller! Benden inanilmaz bir hata geldi). Ona rağmen, abi Roy Keane bile futbolu bırakmadan o yandan çizgili yeşil-beyaz formayı sırtına geçirdi, bir sezon bile olsa.(edit2: Neyse abi derken, aralarinda yas farkini kastetmis olalim)

Henrik Larsson’dan sonra takım içinde kimseye efsane gözü ile bak(a)mamaktan kaleci Boruc dahil, Samaras, McDonald gibi, her ne kadar iyi oynayıp, Celtic felsefesi ile yaşasalar da, efsane olma konusunda Larsson ile aşık atamayacak kalibrede oyunculara tribünler şarkılar, marşlar yazmaya başlamıştı. İşte tam o sırada, takım dibe vurmaya hazırlanırken, iki tarafın da çıkarları örtüştü ve Keano imzayı attı. 7 Numaranın McDonald’dan sonra artık gerçek bir sahibi var ve sanırım bu o ağırlığı kaldırabilecek bir oyuncu.

Sözü çok fazla uzatmadan Keane’i bu sezon içinde canlı göz ile Parkhead’de izlemek dileğimin üst seviyelerde olduğunu belirterek, sezonun şu anda yeni başladığını ve Rangers’a verdiğimiz avaraj’ı kapatmaya bugünden başlayacağımızı da umuyorum.

WELCOME TO YOUR NATIVE LAND KEANO!!!

by McDennis

Shortie #5

–          Herkese merhaba. Yeniden.

–          İlham denen birşeyin hakkaten var olduğuna inandım artık. Gerçekten böyle birşey var. Küçükken şarkıcılar ‘ilham perileri’nden bahsederken, aklımda hep ‘İlhan İrem’in görüntüsü canlanırdı bu arada. Artık nasıl bir kafaysa bendeki.

–          Şu anda Andy Murray’i finalde izliyorum. Yapabilir, ama yapamazsa bile canı sağolsun.

–          Futbol ve basketbol taraftarlığı üzerine bir yazı yazmayı planlıyorum. Dedim ya İlhan İrem’im gelmiş, gitmeden birşeyler karalamak gerek. Zira Galatasaray-Bornova maçında bunu resmen yaşamış oldum.

–          ‘Zira’ kelimesi çok acayip bir kelimeymiş meğersem. Bu arada artik Twitter’deyim… “McDennis08″…

–          Şimdi ben uzun zamandır yazmıyorum ya, uzun zamandır kıçımı koltuğa oturtup aklımdakileri dökmüyorum, çünkü efendim benim beynim artık 55 yaşında evinde çiçek ekip bahçe sulayan adam kafasına dönüştü. Okul bitip işe başladıktan sonra ne tempo beni, ne de ben tempoyu kaldırabildim. Eve gelince T.V izleyip uyuyan emekli tabiatlı bir insana dönüştüm. Annem babam benden daha fazla geziyiii!!

–          Ama bir bakıma benim mevsimim yaz. Hem de kavurucu yaz. O zaman ben kabuğumdan çıkıp, 23 yaşıma geri dönüyorum. İşte o zaman ‘ben benim’ diyebiliyorum. O günlerin yaklaştığını hissedebiliyorum.

–          Benim için senenin en anlamlı 2 günü varsa, bunlar ne Malazgirt Savaşı yıldönümü, ne KKTC’nin kuruluşu, ne de Stirling Savaşı yıldönümüdür. Benim için yıl içinde sıralama açısından en anlamlı gün 27 Mart’tır. Evet, 27 Mart. Çünkü 27 Mart’ta saatleri bir saat ileri alacağız, yazın gelişini ve günlerin uzamasını ilan etmiş olacağız. O yüzden 27 Mart candır. Diğer gün ise içinde biraz da hüzün barındıran 21 Haziran. En uzun gün. Ne kadar güzeldir 21 Haziran. Ama sonun başlangıcını da haber eder bize. Artık günler kısalacaktır. Ama yine de güzeldir 21 Haziran.

–          En şerefsiz, sinsi, kasvetli gün ise 21 Aralıktır. Ama 21 Haziran’ın aksine o içinde umut barındırır. Kötü günler biter, artık önümüze umutla baktığımız güzel günler başlar.

–          27 Mart/21 Haziran kardeştir, ayıranlar kalleştir.

–          Çok fazla film izlemeye başladım. İskoçya döneminde sinema iki adım uzaklıkta olduğu için yine de fazlaca filmlere gidiyordum ama şimdi torrent sağolsun indirmeye başladım. Bu sefer de kültür gelişmeye başladı, hatta coştu.

–          V for Vendetta. Süper… Defiance. Süper… Ingloreus Basterds. Klas… Memento. Değişik… Ve sırada… Phenomenon & Michael (Travolta), Enemy at the Gates, Donnie Darko, Secret of Santa Vittoria ve Stanley Kubrick Collection…

–          Tam da 2009’u ve o çirkin yılbaşı gözlüklerini tarihe gömüp, yeni ufuklara yelken açmadan 1 hafta önce, ben hastanede sabahladım. Yediğim bişeyden zehirlendim ve soluğu EGE Acil’de aldım. O an farkettim ki Kavak Yelleri’ndeki gibi bir ortam ve öyle güzel doktorlar yokmuş. Tabii ki derdime derman oldular sağolsunlar, hiç de öyle haberlerde gördüğümüz tepkileri yaşamadım ama dizilerde de böyle yapmasınlar. Allah kimseyi düşürmesin oralara ama… O da öyle…

–          Halkapınar’a 1-2… Az kaldı burada Rudy Fernandez’i, Gasol bradırs’ı, Parker’ı, Batum’u izlemeye…

–          Hayatım boyunca bayrak fetişisti olmadım, ama İskoçya ve İrlanda bayrağı güzel bayraklar değilmidir?

–          Dinliyor: Arctic Monkeys & Devotchka & Franz Ferdinand & Kings of Leon

–          Yazarken dinliyordu: Celtic Bagpipe Music Compilation / The Gael

–          Son olarak Gaelic dersleri vol 3: Lad (dost, sıkı arkadaş) Lassie (genç kız)

–          He’s back & will continue.

–          Saygılar / Best Regards

by McDennis

KARSIYAKA-KOCAELI Bir maçtan daha fazlası… Ve yüzümüze gelen tokatlar…

Bu aralar gittiğim her ülkedeki gibi, o coğrafyanın futbol kültürüne kendimi adapte etmeye çalışıyorum. Geçtimiz sene yaşadığım inanılmaz bir İskoçya deneyiminin ardından bu sene kültür olarak biraz geriye gitsem de, futbolun sadece futbol olmadığı bu yeryüzü üzerinde herkes kendine göre birşeyler bulabiliyor.

Bu bağlamda ilk canlı maç deneyimimi, İzmir’e gelmeden once hakkında bolca bilgi toplamaya çalıştığım Karşıyaka ile yaşamaya karar vemiştim bile. İzmir’de öğrencilik yapmaktan ziyade, hayatın kendisini öğrenmeye çalışan ve bundan ziyadesi ile zevk alan arkadşlar ile tanışınca da, artık maç deneyimi benim için hayal olmaktan çıkmıştı. Karşıyaka ve yaşadığımız deneyimden bahsetmeden önce, buradaki arkadaşlardan bahsetmem gerek. Her ne kadar küçücük adamızın birçok farklı bölgesinden İzmir’e eğitim amaçlı gelen arkadaşlar olsa da, beni bu deneyimde yalnız bırakmayan ‘Gazafana’lı arkadaşlarım oldu. Erdo, Osman ve Mustafa, İzmir’de Gazafana kültürünü temsilen bulunuyorlar ve sanki Ege’ye ‘Gazafana’yı tanıtmak adına gelmişler gibi. Bunların yanında Lefke’den Kadri de her halı saha maçında mor formasını giyerek Lefke’yi aklımızda canlı tutmaya çalışıyor. Halil de uzaklarda, Muğla’da okumasına rağmen bizleri yalnız bırakmıyor. Bu arkadaşlar da aynen benim gibi futbolu bir ‘kültür’ ve ‘yaşam biçimi’ olarak görüyorlar ve futbolun sadece futbol olmadığını tamamen benimsediklerinden, bu topla oyananan masum oyuna her zaman farklı göz ile bakıyorlar. Bu nedenle onlar da Karşıyakalı olmuşlar.

Karşıyaka’ya gelecek olursak… ‘Spor Kulübü’ adı altında kurulan ilk Türk ekibi olan Karşıyaka, 1912 yılında kurulmuş ve 2 sene sonra 100. yıllarını kutlayacaklar. Beşiktaş gibi armalarının içinde ay-yıldız taşıma hakkı lan 3 kulüpten biri olan K.S.K, eski dile bu harflerin okunuşu olan ‘Kaf-Sin-Kaf’ olarak da biliniyor. O dönemlerde futbol kulüplerinin hakimi olarak yabancıların oynamasına karşı olan birkaç genç, arsada futbol oynadıkları bir gün yağmurun çiselemesi üzerine bir zeytin ağacının altına sığındılar ve azınlıkların futbol sahasındaki egemenliğine başkaldırı hareketi olarak kendi kulüplerini kurmaya karar verdiler. 1 Kasım 1912 (1328) tarihinde Karşıyaka Muaresei Bedeniye Kulübü’nü yani bugünkü adıyla Karşıyaka Spor Kulübü’nün kuruluşunu gerçekleştirdiler. 1914 yılında kurulan ve o şimdiki Alsancak Stadı’nda maçlarını oynayan Altay kurulncaya kadar da, İzmir’deki tek futbol kulübü olarak kaldılar. Altay’ın da Alsancak Stadı’nın daha önce Panionios’un olması, halen Panionios ile Altay’ın dostluk bağlarını sıkı tutmaktadır. Bu nedenlerdir ki, Panionios’un şimdiki stadının ismi ‘Nea Smyrna’, yani ‘Yeni İzmir’dir. Ama bu başka bir yazının konusudur.

Halen 9 farklı branşta mücadelesini sürdüren bu kulüp, son olarak mücadele ettiği 1995-1996 sezonundan beridir Süper Lig’e dönme mücadelesi vermekte ve bu amacına geçen sene çok yaklaşsa da, playofflar sonucu kazanan Tayyip Erdoğan’ın takımı Kasımpaşa olmuştur.

Maça dönelim. Kocaeli ile oynanacaktı maç. Geçen sene Galatasaray’a 5 atan takım ligden düşmüş, 1. Lig’de de son sıralarda gezinmekteydi. Hava güzeldi, açıktı. Stad önü ise dünyanın her yerindeki stadlar gibi, satıcılar ile doluydu. Farklı gelen artık hamburger ve sosislerin yerini, çekirdek ve İzmir sandvici olan ‘Kumru’nun alması idi. Bu ana kadar çok büyük farklılıklar görmesek de bilet alma kuyruğu ilk haberciydi benim için. ‘Welcome to Turkey’ diyordu resmen üstünde. Küçük bir kutu ve önünde yüzlerce insan. Bir şekilde biletler alındı ve başka bir eziyet başladı. Maça girme eziyeti. Maksimum 70 santim genişliği olan tek bir kapı ve o kapıdan girmeye çalışan ‘bütün seyirciler’… Evet, tüm açık tribün aynı kapıdan girmeye çalışıyordu. Tabii ki maçın başına yetişmek imkansız olmuştu. İlk 20 dakikayı kaçırdık. Celtic’in Parkhead Stadında bulunan 50 kapıdan ziyade burada padece bir kapı olması, ikinci kez bana hoşgeldin diyordu adeta.

Herşeyi atlattık ve stada girdik. Alsancak Stadının tribünleri sahaya çok yakın. Maça girdiğimizde 1-0 olmuştu bile. Karşıyaka önde, tarftarın da keyfi yerindeydi. İlk olarak yıllardır T.V’de izlediğimiz Serdar Topraktepe’nin ne kadar kilolu olduğunu farkettim. Hepimiz farkettik. KSK iyi oynuyordu da, ne oturacak yer vardı, ne de bir numara. Biletlerimizi zaten girişte almışlardı. Hoşgeldin tokatlarını üst üste yüzüme çarpıyorlardı. Ama artık uyuşan bünye, bunun zevkini almaya başladı. İkinci gol de 2. yarı geldi ve maçı 2-0 KSK aldı. Çıkış girişten çok daha kolay oldu ve benim aklımda KSK’nın gelecek sene içinde Süper Lig’de oynama umudu kaldı.

Arkadaşlar ile geçen güzel bir günün ardından, başka bir coğrafyada başka bir maç izlemek, listeme farklı bir Stad katmak güzel bir deneyimdi.

by deNNis

Shortie #4

– Uzun bir ara oldu… Tekrar merhaba…

– Şu son dönemde hayatımda önemli bir değişiklik oldu. Artık güzel bir evde kalıyorum. Bayramda Kıbrıs’a gittim, ki bu da ayrı bir başlık konusu, sonra annem-babam bana ev taşımada yardım etmeye geldiler. Öyle bir yardım ettiler ki, haklarını ödeyemem. Deyim yerindeyse “seksi” bir evim var artık. Herşey yolunda giderse uzun bir süre burda kalırım heralde.

– Evimin salonunu, mutfağını ve banyosunu çok beğendim. Hatta evde olduğum zamanlar bazen salonu özleyip oraya gidiyorum, bazen mutfağı özlüyorum. Mantıklı birşey değil ama öyle işte.

– “Deyim yerindeyse”. Saçma bir cümleymiş. Yani “ben saçma birşey söyleyebilirim, siz idare edin” gibi bir cümle. Güvensiz.

– Damned United. İnanılmaz tatlı bir film. İngiliz filmlerine ve aksanlarına hastayım. Çok doğal ve gerçekçi oluyorlar. Harika bir hikaye, zaten ‘based on a true story’ olması ayrı bir keyif katıyor filme. Bu filme birlikte İskoçya’yı ziyaret etmemin vakti geldiğini anladım. Daha döneli 4 ay oldu fakat çok özledim.

– Arkadaşlar ile Karşıyaka – Kocaeli maçına gittik geçen hafta. Maç Alsancak Stadında. Bütün açık tribünü sadece bir kişinin geçebileceği kapılardan alıyorlar. İnanılmaz bir amatörlük. İnanılmaz kötü bir uygulama. Söyleyecek kelime bulamıyorum. Böyle iş olmaz demek geliyor içimden. İnsanı futboldan soğutur bu meymenetsizler. Neyse 24. dakikada maça girebildik. İlk golü kaçırdık tabii. Tribünler sahaya çok yakın, ‘mükemmel bir klişe geliyor!’ bilenler için söylüyorum, biz deniz tarafı olan kale değil, diğer kaleye yakın oturduk. Serdar Topraktepe’yi gördü girer girmez. O ne göbek lan öyle, salmış adam resmen. 2. Sergen dedim içimden, hatta içimden değil, bayağı bayağı dışımdan söyledim.

– Karşıyaka taraftarı inanılmaz. Harika tezahüratlar var. Çok orjinal. Kanım ısındı Kaf-Sin-Kaf’a. Ama dediğim gibi, ben fazla alışmışım şu Britanya futbolu izlemeye. Burda kimse oturmayınca, koltuk numarası tarzı bir kültür de olmayınca insanın morali bozuluyor netekim. Arkadaşlar bana ‘Artık alış oğlum buna… Bitti artık insan gibi maç izlemek’ dediler, haklılar da….

– Bizim burada, Bornova’da ‘Kıbrıslılar Halı Saha Ligi’ başladı. Haber ve fotoları buraya koyacağım zamanla…

– Kızlar çok yavaş çekim ama bir o kadar da göze hoş futbol oynuyorlar. İzlemek keyif veriyor.

– ‘Anne beni halı sahaya gönder’

– Sinemaya gitmem gerek, önerisi olan. New Moon diyenin ağzına biber süresim geliyor.

– Yunanlılar geldi geçen. Bizim şirketle iş yapmaya. Adamları Alsancak-Deniz Restoran diye bir yere götürdük. Gayet güzel bir balıkçı. Hayatımda yediğim en güzel 2. balığı yedim. Yunanlı adam ile bir ara iş konuşmayı bıraktık, futbola kaydık. Onunla AEK’yı, Pana’yı, PAOK’u ve Aris’i tartıştık. Olimpiakos’lu kendisi. ‘Sizin başkan mafyaymış’ dedim. AEK’nın eski başkanı Demis’e ne oldu dedim. PAOK tişört ve bardağımı anlattım. Çok şaşırdı ve sevindi. ‘Ben bir Yunanlı ile bile bu kadar güzel fubol sohbeti yapmadım’ dedi, ben de sevindim.

– Yan masada ise Yıldırım Demirören vardı. Öyle bir görgüsüzüz yani. Adamın suratından korkarsın. Ben BJK’li olsam tırsardım ve ‘Yeter Demirören’ diye bağıramazdım hani. Kodumu oturtur bir tipi var.

– Hayatımın en güzel balığını ailemle birlikte Kıbrıs’ın en uç noktası Karpaz’daki Apostolos Andreas Kilisesinin hemen arkasında, kelime anlamı ile Kıbrıs’ın en en uç noktasındaki derme çatma bir balık restoranında yedim. Adam resmen balığı 3 saniye önce tutmuş, aşağıda kesiyordu. ‘O’ balığı sipariş ettik. Offf, off… Nasıl bişeydi o… Anlatamam tatman gerek…

– Hayatımdaki bütün “en”leri ailem ile birlikte yapmışım. Onları seviyorum. Bu nedenle isimlerini vücudumda taşıyorum. Hastasıyım onların.

– Duygusala bağlamadan elveda. Görüşenzi…

by deNNis

Shortie #3

–          Merhaba…

–          Artık hayatın içinden bu satırlara yazmak için kendime notlar alıyorum. “Ben bunu yazarım ya, bence bu yazılır ha” falan diyorum. Barney Stinson’un “That’s totally goin in my blog” demesi gibi birşey işte… Birşey…

–          Hemen telefonuma yazdığım notlara bakayım, sonra yazayım. Zaten gerisi geliyor kendiliğinden. Gerisin geri…

–          Blog’dan sadece benim tanıdığım insanlara mesaj yazmak. Fakat bu mesajı herkesin okuması, kendini “Görgüsüz” gibi hissetmek ama yine de yapmak. Güzel birşey aslında. İnsanları mutlu ediyorsun kendi çapında…

–          Senem’e çok geçmiş olsun… (bkz.Örnek)

–         Thierry Henry’nin yıllardır içimde oluşan sempatisini kendisi bir gecede s.kip attı… Fazla söze gerek yok…

–          Herkesin ofiste çekemediği insanlar vardır muhakkak. Herkesi çekebilenleri tenzih ediyorum. Ofiste bir kız var, bırakın dakiksını, saniyesi saniyesine uymuyor. Benimle aynı işi yapıyor, tabii ki benden eski ve daha tecrübeli… Bazen eskiden yapılmış birşeyi sormaya gidiyorum, o an yaptığı işi bitirmesini bekliyorum, ben 5 dakika bekledikten sonra “Ne var deNNis?” diyor, “Buyur, sor” diyor… Ben sorunca da “Ne bileyim” diyor. Aha biliyorsun işte… Madem cevap vermeyeceksin, ne diye beni bekletiyosun? Elimden geleni yapıyorum kendimi sevdirmek için, müdürler seviyor, destekliyor, ondan tık yok… Neyse çok uzattım, mutluyum ben ya, mutluyum…

–          Şu seçim anketlerinde “Kararsız” diye adlandırılan bir kesim var. Gece dışarı falan çıkıldığında bir topluluğu aynı anda iki kişi fotoğraf çekiyorsa, mutlaka arada 1-2 kişi iki fotoğraf makinesine de bakamıyor ve öylece ortaya bakarken çıkıyorlar sürekli… İşte bu kişiler “Kararsız” kesimi oluşturuyor bence. Bence öyle…

–          Geçtiğimiz gün bir halı saha maçı yaptık ki sormayın… Ne denediysem oldu resmen. Zaten takım olarak güzel oynadık ama, İskoçya Milli formasını giydiğim maçta resmen bir Kenny Dalglish, bir Souness, bir McFadden oldum… Van Bastenvari şutum da üst direkte patladı ama olsun… Önemli olan zevk almak…

–          Şu hayatta arkadaşları ile buluşacağı vakti anlaşıp, gecikmemek için her seferinde önceden evden çıkan ama her seferinde de geç kalan insan, şanssız bir insandır, o da benim işte…

–          9 gol de atılmaz ki kardeşim… Ama suçlu hakem… Böylesi bir maç 5 dakika da uzatılmaz ki…

–          Fotoğrafta görülen İskoçların resmi çiçeği “Thistle”… Gayet büyüktür kendileri… Ele avuca sığmaz..

–          Beko Basketbol Ligi’nden inanılmaz soğudum bu olaydan sonra. Artık sadece Bornova Belediye ve Karşıyaka’nın maçlarına giderim… O da ‘basketbol’ izlemek için sadece… Gerisi beni ilgilendirmez…

–          Çocuk gibi amatör olmak, o ruhu hissetmek istiyorum yine…Çok zor bişey olsa da artık, ağzıma ilk içkiyi koyduğum, ilk birayı içtiğim, ilk dövmemi yaptırdığım heyecanları özledim. İlk çıktığım basket maçı, ilk aşk… Hepsini özledim… Yeni ilk’ler arıyorum şu an… Biyerlerde olucak aslında, bulucam bir ara…

–          Celtic bizi üzmeye devam ediyor… Yoksa ben ayrıldım diye yas mı tutuyorlar hala?

–          Yeşil eşofmanımı da aldığıma göre artık ben de “tiki”yim!!!

–          Kızları çözmektense, Sudoku çözerim, aklım gelişir… Hiç olmadı ayakkabı bağı çözerim, daha işe yarar bişey yapmış olurum… Gerçi neye yarar ki ayakkabı çözmek? Bilen aydınlatsın…

–          Son olarak derslere devam… Bu hafta Glasgow’lu bir yankesicinin ağzından dökülen sözler; “Gae us yer wallet or al chib ye!” yani “Give us your wallet or i’ll stab you”… Cüzdanı ver yoksa bıçağı yersin…

–          Aman hiç duymayın böyle şeyleri umarım…

–          Saçma bir cümle ile bitirdik ama seven de böyle seviyor işte…

–          Görüşürüz…

 

by deNNis

Shortie #2

– Noat Samisa’ya geçmiş olsun…

– Yine merhaba…

– Bu güzel futbol oyunundan, uzun zamandır eski zevki alamıyorum… Bunun nedeni sadece bende. Eskisi gibi rahat maç izleme olanağım henüz olmadığı için sadece Galatasarayımı takip edebiliyorum… En kısa zamanda evrensel futbola geçiş yapacağım… O zamanı bekleyin…

– Cuma gecesi işten eve dönüp, yemeğimi yedim, hah! Bir baktım TRT 3’te ‘Dünya Kupası Finalleri’ diye bir program başlamış… 1974 Finali’ne yetiştim, ondan sonra 1990’a kadar izledim… O zamanlar futbol başka güzelmiş, başka tatlıymış… Özellikle Altobelli, Rossi ve Tardelli’li İtalya’yı hep Ali Ece’nin o bal damlayan ağzından dinledikten sonra biraz da olsa izleyebilmek çok keyifliydi… Sonra gerçek dünyaya döndüm…

– 80’lerin çocuğu olmamama rağmen, 80’lerin genci olmak isterdim…

– Hayatımın dönemlerini dizilere benzetebiliyorum. Örneğin 2008 yazı benim için ‘How I Met Your Mother’ tarzında geçmişken, İskoçya’daki ilk dönemim ‘Lost’, sonrası ‘Friends’ gibi… İzmir ise tam ‘Aşk-ı Memnu’ya dönecekken, bir anda ‘Avrupa Yakası’ oldu…

– Anlayan anladı…

– Yok yok, Burhan ben değilim…

– Türkiye’de yaşayan biri olarak, ülkede birşeyler değişirken söz hakkımın olmaması çok değişik bir duygu…

– Celtic’i özledim… Yeşil-Beyaz giyen insanları, o Celtic Shop’ları, Parkhead’i özledim…

– İskoçya’yı da özledim aslında…

– Rakı’yı da özledim…

– Ofis insanları ile 6’ya 6 halı saha maçı yapmak… Orta sahada deli gibi bütün maç koşmak… İleri ikili forvette müdürlerin oynaması… Onlara da yine ‘deli gibi’ bütün maç asist yapmak… Maçı kazanmak… Müdürlerin gözüne girmek… Onların da Galatasaraylı olması.. Hoş…

– Hoş beş…

– Celtic’de bir Türk oynasa, dünyalar benim olsa…

– Karşıyaka maçına gitmeyi istemek… İçi içine sığamamak…

– Kendime sonunda bir ev tuttum… Artık yerleşik bir hayatım, kendi yaşam alanım olacak.. Doyasıya döşemeye başlayacağım kısa zamanda…

– İzmir havasının sağı solu belli olmuyor… Girl-in-a-box söylemişti…

– Buradaki kızların da sağı solu belli olmuyor… Havasını soluyan bir başka… Fazla yorum yapmaya gerek yok ki…

– Eve geçince çok film izleyip, çok kitap okumaya karar verdim… Kıbrıs’tan plaklarımı da getireyim, doya doya dinleyim…

– İşinden zevk alan insan, sabah kolay uyanabiliyormuş…

– Son olarak, bu hayatta küçük küçük kağıtlara not alan insan, sevdiklerini üzmek istemeyen insandır bence… Bence öyle…

– ‘I’m na dobber, but this drih is quite dead bonnie here’… İskoç sokak ağzı… Meali; ‘I’m not stupid, but the heavy rain in here is quite beatiful’… Dersler devam etsin diyenler, yorum bıraksın.. :)


by deNNis

Shortie #1

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

–          Konsept değiştirmeye karar verdik… Artık daha farklı, yeni bir yüzle buradan kendimizi anlatmaya çalışacağız…

–          Alpay Erdem’i çok beğeniyorum ve her hafta ilk onu okuyorum… Bu yazı tarzına da biraz ondan özenerek başladım… Tam onun gibi olma ve tamamen kopyalama yapmayacağım… Sadece bazı insanların bu tarzı kullanarak az yazı ile çok şey anlatabileceğini düşünüyorum…

–          İzmir’e yerleşeli 1 ay 5 gün, işe başlayalı da 1 ay olmuş… Şimdilik herşey yolunda…

–          İnsanın önünde başarmak istediği şeyler, ulaşmak istediği yerler olduk sonra, yaşam sevinci daha da fazla oluyor… Kısacası ‘Bir umuttur yaşatan insanı’. Şu anda stüdyo tarzı bir evdeyim, biraz para biriktirince önce güzel bir eve geçmek istiyorum, sonra güzel bir TV, kendim döşediğim ‘retro’ tarzı bir ev, bir PS3… Şimdilik çıta buraya kadar… Bunları başarmam için önüme 1 sene koydum kafadan…

–          Şu ‘zaman’ kavramı ne acayip birşey… Daha geçen sene Eylül sonu Glasgow’a gittiğim ilk günü ve o gün yaptıklarımı tamamen hatırlıyorum. Bu arada 31 Ekim doğum günümdü. Cadılar Bayramı… Geçen seneki doğum günüm sanki dün gibi… Akıp gidiyor işte. Sanki hiçbirşey yapmamışım gibi şu 12 ay içinde…

–          29 Ekim’i ilk kez Türkiye sınırları içinde geçirdim. Değişik…

–          Son 3 senede doğum günümü 3 farklı ülke içinde geçirmek de çok değişik…

–          Celtic’i destekleyen, en azından üstünde Celtic ile ilgili birşeyler giyen, o kadar insan gördüm ki, ha Glasgow’dayım, ha İzmir’de…

–          Son zamanlarda Celtic’in sadece sonuçlarını takip ediyorum. Biraz daha ‘domestic’ olduk bu aralar, ancak da TSL, TBBL…

–          Artık canlı da izlediğime göre basketbol da yazmaya karar verdim.

–          Bu yazı şeklini sevenler ‘Sevdim’ yazıp 3450’ye göndersin…

–          Aslında kaç kişi mesaj gönderecek bilmek isterdim. Bence kafadan bir 5-10 kişi çıkar…

–          Yok ya bizim okuyucular aklı selim insanlar, mantıklı insanlar… Olmaz öyle şey…

–          Populizm… Sevmem…

–          Empati yapmaya başladım buraya geldikten sonra… İyiden iyiye iş hayatına girdiğimden, evde yapacak pek birşey yok… Kitap, film, yazı yazmak derken, iş biraz felsefeye kaydı…

–          İnsanların beni dinlemesi çok hoşuma gidiyor…

–          American History X bence bir adamın hayata bakış açısını değiştirebilir…

–          Havalar soğudu… Ama yine ısınacak… Demedi demeyin, denizci adam konuşuyor burda…(İzmir için konuşuyorum)

–          Çok futbol konuşamadık… Hafta içi yine bir gece daha böyle bir yazı yazıcam… Bu kez de biraz futbol konuşuruz… Belki de bir yazı kendi hayatım, bir yazı da spor üstüne olur… Yorumlara göre bakıcaz artık…

–          Beğendiyseniz mesaj yollamayın ama, ‘olmuş be kardeş’ diye bir yorum yazın…

–          Teşekkürler…

–          See ya brotha!…

by deNNis