Shortie #4

– Uzun bir ara oldu… Tekrar merhaba…

– Şu son dönemde hayatımda önemli bir değişiklik oldu. Artık güzel bir evde kalıyorum. Bayramda Kıbrıs’a gittim, ki bu da ayrı bir başlık konusu, sonra annem-babam bana ev taşımada yardım etmeye geldiler. Öyle bir yardım ettiler ki, haklarını ödeyemem. Deyim yerindeyse “seksi” bir evim var artık. Herşey yolunda giderse uzun bir süre burda kalırım heralde.

– Evimin salonunu, mutfağını ve banyosunu çok beğendim. Hatta evde olduğum zamanlar bazen salonu özleyip oraya gidiyorum, bazen mutfağı özlüyorum. Mantıklı birşey değil ama öyle işte.

– “Deyim yerindeyse”. Saçma bir cümleymiş. Yani “ben saçma birşey söyleyebilirim, siz idare edin” gibi bir cümle. Güvensiz.

– Damned United. İnanılmaz tatlı bir film. İngiliz filmlerine ve aksanlarına hastayım. Çok doğal ve gerçekçi oluyorlar. Harika bir hikaye, zaten ‘based on a true story’ olması ayrı bir keyif katıyor filme. Bu filme birlikte İskoçya’yı ziyaret etmemin vakti geldiğini anladım. Daha döneli 4 ay oldu fakat çok özledim.

– Arkadaşlar ile Karşıyaka – Kocaeli maçına gittik geçen hafta. Maç Alsancak Stadında. Bütün açık tribünü sadece bir kişinin geçebileceği kapılardan alıyorlar. İnanılmaz bir amatörlük. İnanılmaz kötü bir uygulama. Söyleyecek kelime bulamıyorum. Böyle iş olmaz demek geliyor içimden. İnsanı futboldan soğutur bu meymenetsizler. Neyse 24. dakikada maça girebildik. İlk golü kaçırdık tabii. Tribünler sahaya çok yakın, ‘mükemmel bir klişe geliyor!’ bilenler için söylüyorum, biz deniz tarafı olan kale değil, diğer kaleye yakın oturduk. Serdar Topraktepe’yi gördü girer girmez. O ne göbek lan öyle, salmış adam resmen. 2. Sergen dedim içimden, hatta içimden değil, bayağı bayağı dışımdan söyledim.

– Karşıyaka taraftarı inanılmaz. Harika tezahüratlar var. Çok orjinal. Kanım ısındı Kaf-Sin-Kaf’a. Ama dediğim gibi, ben fazla alışmışım şu Britanya futbolu izlemeye. Burda kimse oturmayınca, koltuk numarası tarzı bir kültür de olmayınca insanın morali bozuluyor netekim. Arkadaşlar bana ‘Artık alış oğlum buna… Bitti artık insan gibi maç izlemek’ dediler, haklılar da….

– Bizim burada, Bornova’da ‘Kıbrıslılar Halı Saha Ligi’ başladı. Haber ve fotoları buraya koyacağım zamanla…

– Kızlar çok yavaş çekim ama bir o kadar da göze hoş futbol oynuyorlar. İzlemek keyif veriyor.

– ‘Anne beni halı sahaya gönder’

– Sinemaya gitmem gerek, önerisi olan. New Moon diyenin ağzına biber süresim geliyor.

– Yunanlılar geldi geçen. Bizim şirketle iş yapmaya. Adamları Alsancak-Deniz Restoran diye bir yere götürdük. Gayet güzel bir balıkçı. Hayatımda yediğim en güzel 2. balığı yedim. Yunanlı adam ile bir ara iş konuşmayı bıraktık, futbola kaydık. Onunla AEK’yı, Pana’yı, PAOK’u ve Aris’i tartıştık. Olimpiakos’lu kendisi. ‘Sizin başkan mafyaymış’ dedim. AEK’nın eski başkanı Demis’e ne oldu dedim. PAOK tişört ve bardağımı anlattım. Çok şaşırdı ve sevindi. ‘Ben bir Yunanlı ile bile bu kadar güzel fubol sohbeti yapmadım’ dedi, ben de sevindim.

– Yan masada ise Yıldırım Demirören vardı. Öyle bir görgüsüzüz yani. Adamın suratından korkarsın. Ben BJK’li olsam tırsardım ve ‘Yeter Demirören’ diye bağıramazdım hani. Kodumu oturtur bir tipi var.

– Hayatımın en güzel balığını ailemle birlikte Kıbrıs’ın en uç noktası Karpaz’daki Apostolos Andreas Kilisesinin hemen arkasında, kelime anlamı ile Kıbrıs’ın en en uç noktasındaki derme çatma bir balık restoranında yedim. Adam resmen balığı 3 saniye önce tutmuş, aşağıda kesiyordu. ‘O’ balığı sipariş ettik. Offf, off… Nasıl bişeydi o… Anlatamam tatman gerek…

– Hayatımdaki bütün “en”leri ailem ile birlikte yapmışım. Onları seviyorum. Bu nedenle isimlerini vücudumda taşıyorum. Hastasıyım onların.

– Duygusala bağlamadan elveda. Görüşenzi…

by deNNis

Shortie #3

–          Merhaba…

–          Artık hayatın içinden bu satırlara yazmak için kendime notlar alıyorum. “Ben bunu yazarım ya, bence bu yazılır ha” falan diyorum. Barney Stinson’un “That’s totally goin in my blog” demesi gibi birşey işte… Birşey…

–          Hemen telefonuma yazdığım notlara bakayım, sonra yazayım. Zaten gerisi geliyor kendiliğinden. Gerisin geri…

–          Blog’dan sadece benim tanıdığım insanlara mesaj yazmak. Fakat bu mesajı herkesin okuması, kendini “Görgüsüz” gibi hissetmek ama yine de yapmak. Güzel birşey aslında. İnsanları mutlu ediyorsun kendi çapında…

–          Senem’e çok geçmiş olsun… (bkz.Örnek)

–         Thierry Henry’nin yıllardır içimde oluşan sempatisini kendisi bir gecede s.kip attı… Fazla söze gerek yok…

–          Herkesin ofiste çekemediği insanlar vardır muhakkak. Herkesi çekebilenleri tenzih ediyorum. Ofiste bir kız var, bırakın dakiksını, saniyesi saniyesine uymuyor. Benimle aynı işi yapıyor, tabii ki benden eski ve daha tecrübeli… Bazen eskiden yapılmış birşeyi sormaya gidiyorum, o an yaptığı işi bitirmesini bekliyorum, ben 5 dakika bekledikten sonra “Ne var deNNis?” diyor, “Buyur, sor” diyor… Ben sorunca da “Ne bileyim” diyor. Aha biliyorsun işte… Madem cevap vermeyeceksin, ne diye beni bekletiyosun? Elimden geleni yapıyorum kendimi sevdirmek için, müdürler seviyor, destekliyor, ondan tık yok… Neyse çok uzattım, mutluyum ben ya, mutluyum…

–          Şu seçim anketlerinde “Kararsız” diye adlandırılan bir kesim var. Gece dışarı falan çıkıldığında bir topluluğu aynı anda iki kişi fotoğraf çekiyorsa, mutlaka arada 1-2 kişi iki fotoğraf makinesine de bakamıyor ve öylece ortaya bakarken çıkıyorlar sürekli… İşte bu kişiler “Kararsız” kesimi oluşturuyor bence. Bence öyle…

–          Geçtiğimiz gün bir halı saha maçı yaptık ki sormayın… Ne denediysem oldu resmen. Zaten takım olarak güzel oynadık ama, İskoçya Milli formasını giydiğim maçta resmen bir Kenny Dalglish, bir Souness, bir McFadden oldum… Van Bastenvari şutum da üst direkte patladı ama olsun… Önemli olan zevk almak…

–          Şu hayatta arkadaşları ile buluşacağı vakti anlaşıp, gecikmemek için her seferinde önceden evden çıkan ama her seferinde de geç kalan insan, şanssız bir insandır, o da benim işte…

–          9 gol de atılmaz ki kardeşim… Ama suçlu hakem… Böylesi bir maç 5 dakika da uzatılmaz ki…

–          Fotoğrafta görülen İskoçların resmi çiçeği “Thistle”… Gayet büyüktür kendileri… Ele avuca sığmaz..

–          Beko Basketbol Ligi’nden inanılmaz soğudum bu olaydan sonra. Artık sadece Bornova Belediye ve Karşıyaka’nın maçlarına giderim… O da ‘basketbol’ izlemek için sadece… Gerisi beni ilgilendirmez…

–          Çocuk gibi amatör olmak, o ruhu hissetmek istiyorum yine…Çok zor bişey olsa da artık, ağzıma ilk içkiyi koyduğum, ilk birayı içtiğim, ilk dövmemi yaptırdığım heyecanları özledim. İlk çıktığım basket maçı, ilk aşk… Hepsini özledim… Yeni ilk’ler arıyorum şu an… Biyerlerde olucak aslında, bulucam bir ara…

–          Celtic bizi üzmeye devam ediyor… Yoksa ben ayrıldım diye yas mı tutuyorlar hala?

–          Yeşil eşofmanımı da aldığıma göre artık ben de “tiki”yim!!!

–          Kızları çözmektense, Sudoku çözerim, aklım gelişir… Hiç olmadı ayakkabı bağı çözerim, daha işe yarar bişey yapmış olurum… Gerçi neye yarar ki ayakkabı çözmek? Bilen aydınlatsın…

–          Son olarak derslere devam… Bu hafta Glasgow’lu bir yankesicinin ağzından dökülen sözler; “Gae us yer wallet or al chib ye!” yani “Give us your wallet or i’ll stab you”… Cüzdanı ver yoksa bıçağı yersin…

–          Aman hiç duymayın böyle şeyleri umarım…

–          Saçma bir cümle ile bitirdik ama seven de böyle seviyor işte…

–          Görüşürüz…

 

by deNNis

Shortie #2

– Noat Samisa’ya geçmiş olsun…

– Yine merhaba…

– Bu güzel futbol oyunundan, uzun zamandır eski zevki alamıyorum… Bunun nedeni sadece bende. Eskisi gibi rahat maç izleme olanağım henüz olmadığı için sadece Galatasarayımı takip edebiliyorum… En kısa zamanda evrensel futbola geçiş yapacağım… O zamanı bekleyin…

– Cuma gecesi işten eve dönüp, yemeğimi yedim, hah! Bir baktım TRT 3’te ‘Dünya Kupası Finalleri’ diye bir program başlamış… 1974 Finali’ne yetiştim, ondan sonra 1990’a kadar izledim… O zamanlar futbol başka güzelmiş, başka tatlıymış… Özellikle Altobelli, Rossi ve Tardelli’li İtalya’yı hep Ali Ece’nin o bal damlayan ağzından dinledikten sonra biraz da olsa izleyebilmek çok keyifliydi… Sonra gerçek dünyaya döndüm…

– 80’lerin çocuğu olmamama rağmen, 80’lerin genci olmak isterdim…

– Hayatımın dönemlerini dizilere benzetebiliyorum. Örneğin 2008 yazı benim için ‘How I Met Your Mother’ tarzında geçmişken, İskoçya’daki ilk dönemim ‘Lost’, sonrası ‘Friends’ gibi… İzmir ise tam ‘Aşk-ı Memnu’ya dönecekken, bir anda ‘Avrupa Yakası’ oldu…

– Anlayan anladı…

– Yok yok, Burhan ben değilim…

– Türkiye’de yaşayan biri olarak, ülkede birşeyler değişirken söz hakkımın olmaması çok değişik bir duygu…

– Celtic’i özledim… Yeşil-Beyaz giyen insanları, o Celtic Shop’ları, Parkhead’i özledim…

– İskoçya’yı da özledim aslında…

– Rakı’yı da özledim…

– Ofis insanları ile 6’ya 6 halı saha maçı yapmak… Orta sahada deli gibi bütün maç koşmak… İleri ikili forvette müdürlerin oynaması… Onlara da yine ‘deli gibi’ bütün maç asist yapmak… Maçı kazanmak… Müdürlerin gözüne girmek… Onların da Galatasaraylı olması.. Hoş…

– Hoş beş…

– Celtic’de bir Türk oynasa, dünyalar benim olsa…

– Karşıyaka maçına gitmeyi istemek… İçi içine sığamamak…

– Kendime sonunda bir ev tuttum… Artık yerleşik bir hayatım, kendi yaşam alanım olacak.. Doyasıya döşemeye başlayacağım kısa zamanda…

– İzmir havasının sağı solu belli olmuyor… Girl-in-a-box söylemişti…

– Buradaki kızların da sağı solu belli olmuyor… Havasını soluyan bir başka… Fazla yorum yapmaya gerek yok ki…

– Eve geçince çok film izleyip, çok kitap okumaya karar verdim… Kıbrıs’tan plaklarımı da getireyim, doya doya dinleyim…

– İşinden zevk alan insan, sabah kolay uyanabiliyormuş…

– Son olarak, bu hayatta küçük küçük kağıtlara not alan insan, sevdiklerini üzmek istemeyen insandır bence… Bence öyle…

– ‘I’m na dobber, but this drih is quite dead bonnie here’… İskoç sokak ağzı… Meali; ‘I’m not stupid, but the heavy rain in here is quite beatiful’… Dersler devam etsin diyenler, yorum bıraksın.. :)


by deNNis

Whose need a miracle?

Dun gece Sampiyonlar liginde 1-1 biten Lyon-Liverpool macinin ardindan Rafael Benitez bundan sonrasi icin ‘We need a miracle’ demis. Lyon’un 10, Fiorentina’nin 9 puanda ilk iki sirayi paylastigi grupta, kagit uzerindeki lider Liverpool 4 puanla bu yil icin SL perdesini kapatmis gibi gorunuyor ve son iki maclarinda  mucizeden fazlasina ihtiyaclari var. Premier ligte de “Big Four” icindeki yerini Manchester City’ye devreden bir Liverpool var. O yuzden Rafael Benitez! “You need a miracle!” demek daha dogru olacaktir bundan sonrasi icin… Liverpool da hoca degisikligi yakindir. Taraftarin Rafa Benitez’e olan buyuk destegi yavas yavas tersine donuyor. Liverpool transfer donemlerini bircok basarisiz hamleyle kapattikca, takim geriliyor. Bennayoun iyi bir orta saha oyuncusu olabilir ama asla bir kanat oyuncusu degil. Voronin ise degil bu takimin, Premier ligin topcusu degil. Savunmadaki problemler de henuz asilabilmis degil ama en onemlisi ve herkesin dilindeki sey Xabi Alonso’nun yerinin doldurulamayisi. Sahi gecen yil Gareth Barry’yi transfer edebilmek icin, Xabi Alonso’yu satmaya calismiyormuydu Liverpool!

Cookie #1

2 gun once dennis ‘in yazdigi cookie tadindaki, “shortie” isimli yazisinin ardindan klavyenin tozunu almanin zamani gelmisti. Yazmistim daha once bir anda ortadan kaybolmamizin sebeblerini… Blog anlaminda bedeli agir oldu tabi aradan gecen zamanin. Bir yerden tekrar baslaybilmek icin 1 aydir bekliyorum. Bekledikce baslayamadim. Iyiki dennis starti verdi. Bizim icin yola koyulmanin vaktidir artik…

Sona kadar bekletmeden basta soylemeliyim. Klavyedeki Turkce karakter sorunu maalesef devam edecek. Bundan kurtulmanin yollarini arasamda; bulup bulamayacagimdan emin degilim. Bazi tehlikeli kelimeler var onlardan kacinmak gerek, onun disinda birbirimizi anlariz diye umuyorum.

Blog tutmaya veya yazmaya Fransiz futboluyla baslamistim.Oylede devam etmekti niyetim. Ancak rota Ingiltere olunca, birde Fransa lig maclarini takip etmek zor olunca, uzaktan takip eder olduk. Yazmaya baslayamamamin en onemli sebebi bu. Cunku laptop basinda, internetten kacak yollarla mac izlemek surekli yapilabilecek bir is degil. Bir yerde kopuyor insan. Adam akilli maclari izleyemedigin bir lig hakkinda eskisi kadar yazmak da simdilik ertelenmis bir fikir :(

Ama Ingiliz futboluna yakin olmamak mumkun degil burada. Ingiliz kulturunde cok onemli bir yer tutuyor futbol. Biz futbolu falan sevmiyoruz, soyleyim…

Monaco”nun cikisi benim icin surpriz olmadi diyerek bir Gurkan Kubilay tavri sergileyebilirim :) Ama boyle degil tabi isin ardinda yatanlar. Nene’nin etkileyici performansinin yani sira, gozden kacirilmamasi gereken cok onemli bir transfer var Monaco saflarinda. Onun hakkinda gecen yil cok kez yazmistim. Benim icin Iniesta kasa bir oyuncu o. Mathieu Coutadeur, gecen yil Le Mans’ta etkileyici bir performans sergilemisti. Bunu en cok Monaco farketmis anlasilan. Cok iyi bir transfer yaptiklarini kisa bir sure icerisinde daha net gorebilecegimize inaniyorum.

Surprizin ne oldugunu tartismamiza bile gerek yok sanirsam. 1990’li yillarin sonlarinda Ibrahim Bakayoko’lu kadrosuyla Ligue 1’de firtinalar estiren Montpeiller’in donusu gercekten muhtesem oldu. Su an lig tablosunda 4. siradalar. Ama biz ne Hull’lar, ne Hoffenheim’lar gorduk demekten kendimi alamiyorum…

Marsilya ise gecen yili aratan bir performans sergiliyor. Marsilya kadrosu biraz rastgele kurulmus takim kadrosuna benziyor. Oyle degil tabi ama Deschamps’in transferdeki bircok tercihi dusundurucu?

Ingiltere futboluna ucundan deginerek, yaziyi bitirelim. Bildiginiz uzere Sunderland‘te yasiyorum. Hergun Stadium of Light‘in yakinindan yuruyerek okula gidiyorum. Benim ne hissettigimi, bu yaziyi okuyan herken en azindan benim kadar futbolu sevdiginden anlayacaktir.

Ingiltere’de ruya gibi 3 gun gecirdim 2 ay once. 3 gun, 3 farkli sehir, 3 farkli mac. En erken zamanda yazacagim izlenimlerimi fotograflarla…

Sunderland macina gitmek henuz nasip olmadi. Fiyatlar ogrenci butcesini maalesef asiyor. Ama nasil olsa buralardayiz. Arsenal de geliyor zaten bu ay icinde… Gitmek gerek…

Devam edecegim…

Shortie #1

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

–          Konsept değiştirmeye karar verdik… Artık daha farklı, yeni bir yüzle buradan kendimizi anlatmaya çalışacağız…

–          Alpay Erdem’i çok beğeniyorum ve her hafta ilk onu okuyorum… Bu yazı tarzına da biraz ondan özenerek başladım… Tam onun gibi olma ve tamamen kopyalama yapmayacağım… Sadece bazı insanların bu tarzı kullanarak az yazı ile çok şey anlatabileceğini düşünüyorum…

–          İzmir’e yerleşeli 1 ay 5 gün, işe başlayalı da 1 ay olmuş… Şimdilik herşey yolunda…

–          İnsanın önünde başarmak istediği şeyler, ulaşmak istediği yerler olduk sonra, yaşam sevinci daha da fazla oluyor… Kısacası ‘Bir umuttur yaşatan insanı’. Şu anda stüdyo tarzı bir evdeyim, biraz para biriktirince önce güzel bir eve geçmek istiyorum, sonra güzel bir TV, kendim döşediğim ‘retro’ tarzı bir ev, bir PS3… Şimdilik çıta buraya kadar… Bunları başarmam için önüme 1 sene koydum kafadan…

–          Şu ‘zaman’ kavramı ne acayip birşey… Daha geçen sene Eylül sonu Glasgow’a gittiğim ilk günü ve o gün yaptıklarımı tamamen hatırlıyorum. Bu arada 31 Ekim doğum günümdü. Cadılar Bayramı… Geçen seneki doğum günüm sanki dün gibi… Akıp gidiyor işte. Sanki hiçbirşey yapmamışım gibi şu 12 ay içinde…

–          29 Ekim’i ilk kez Türkiye sınırları içinde geçirdim. Değişik…

–          Son 3 senede doğum günümü 3 farklı ülke içinde geçirmek de çok değişik…

–          Celtic’i destekleyen, en azından üstünde Celtic ile ilgili birşeyler giyen, o kadar insan gördüm ki, ha Glasgow’dayım, ha İzmir’de…

–          Son zamanlarda Celtic’in sadece sonuçlarını takip ediyorum. Biraz daha ‘domestic’ olduk bu aralar, ancak da TSL, TBBL…

–          Artık canlı da izlediğime göre basketbol da yazmaya karar verdim.

–          Bu yazı şeklini sevenler ‘Sevdim’ yazıp 3450’ye göndersin…

–          Aslında kaç kişi mesaj gönderecek bilmek isterdim. Bence kafadan bir 5-10 kişi çıkar…

–          Yok ya bizim okuyucular aklı selim insanlar, mantıklı insanlar… Olmaz öyle şey…

–          Populizm… Sevmem…

–          Empati yapmaya başladım buraya geldikten sonra… İyiden iyiye iş hayatına girdiğimden, evde yapacak pek birşey yok… Kitap, film, yazı yazmak derken, iş biraz felsefeye kaydı…

–          İnsanların beni dinlemesi çok hoşuma gidiyor…

–          American History X bence bir adamın hayata bakış açısını değiştirebilir…

–          Havalar soğudu… Ama yine ısınacak… Demedi demeyin, denizci adam konuşuyor burda…(İzmir için konuşuyorum)

–          Çok futbol konuşamadık… Hafta içi yine bir gece daha böyle bir yazı yazıcam… Bu kez de biraz futbol konuşuruz… Belki de bir yazı kendi hayatım, bir yazı da spor üstüne olur… Yorumlara göre bakıcaz artık…

–          Beğendiyseniz mesaj yollamayın ama, ‘olmuş be kardeş’ diye bir yorum yazın…

–          Teşekkürler…

–          See ya brotha!…

by deNNis

Tarihi Nasıl Kaçırdık ? : Adana Demir – Livorno

Her şey şehir efsanesi gibi başlamıştı, Adana Demirspor Livorno’yu konuk edecekti ve biz de tarihi bir olaya tanıklık edecektik. Ne yazık ki şanslı olan 15.000 biletli seyirci dışında 70 Milyon nüfuslu ülkede bunu izleyebilen hiç kimse olmadı. Cuma günü bu ülkede tarihi bir maç oynandı ama futbolun her şeyiyle yankılandığı, her alanda konuşulduğu topraklarda bizim gibi futbolun peşinde bıkmadan usanmadan koşanların elinde hiç bir bilgi yok. Konuşacak bir şeye, yapılacak farklı yorumlara sahip değiliz. Dünya çapında ses getirmesi gereken, Türk futbol tarihinde bir ilk olan, modern futbolu rafa kaldırıp 1950’lerin, 1960’ların ruhunu yaşatan bu tarihi maçı kamuoyumuzun, Türk basınının ve medya kuruluşlarının işgüzarlığı ve ilgisizliği sayesinde izleyemedik. Elimizde DHA’nın 4-5 dakikalık görüntüleri ve kendi yayın kuruluşlarındaki birbirinin kopyası haberleri, NTV Spor’un bir kaç haberi ve çekimiyle Anadolu’dan Futbol’un yazarı Hüseyin’in yazıları var bilgi olarak. Cuma gecesi Türk futbolu için nasıl tarihi ve unutulmaz bir gece olduysa Türk spor yayıncılığı için de aynı oranda tarihi ve utanç dolu bir gece oldu bizce.

 Öncelikle DHA ve NTV’nin hakkını verelim, canlı yayın yapmamış olsalar bile ileride bahsedeceğimiz gibi siyasi yönü olan böyle bir müsabakadan bizi haberdar etmek için verdikleri çaba da önemliydi. Özellikle NTV’nin canlı bağlantıları ve Bağış Erten’in oraya gitmesi tatmin ediciydi. Yenilsen De Yensen De’yi sunarken konsept olarak bu maçı temel almaları da zaten işi önemsediklerini gösteriyor. DHA da elindeki görüntüleri diğer yayın organlarıyla paylaştı, kendine bağlı olan bir kaç gazetede haber yaptı bunu. Çaba harcayanların emeklerine ve çabalarına saygımız sonsuz elbette ancak futbol tarihimizde bir ilki yaşadığımız bu festival gibi olayla ilgili tüm verileri 10 dakikada izleyip-okuyup bitiriyoruz. Bu kadar kısa sürmemeliydi bir tarihe tanıklık etmek.

Şimdi Livorno’nun Türkiye’ye gelişinin belli olmasından sonra aşama aşama yaşanan olaylara ve bir tarihin gözümüzün önünden nasıl kaçıp gittiğine bakalım.

O olaya tam anlamıyla girmeden önce şuna değinelim : İlk paragrafın sonunca “bizce” diye kişisel bir ifade kullanmış olabiliriz ancak bunu açmak gerekir. Düşüncemiz bu olsa da kişisel olarak değil, ülke genelinde de hayati önemi olan bir olaydı bu sonuçta. Türkiye’nin 3. kademe ligi olan TFF 2. Lig takımı Adana Demirspor, Avrupa’nın 3 dev liginden biri olan İtalya Serie A’dan bir takımı Türkiye’ye getiriyor. Bu olay sadece Adana Demirsporlular’ı değil, en büyük rakipleri Adanasporlular’ı ve stada giremeyen tüm Adanalılar’ı, Anadolu’da futbolun peşinden koşan tüm tribün emekçilerini, karşılaşan iki ekibin ortak noktası olan solcuları ve solcuların da siyasi arenada en büyük rakibi olan sağcıları da ilgilendiriyor. Maça ilginin ne kadar fazla olduğunu anlamak için İzmir’den Yalı’nın, İstanbul’dan Çarşı’nın, Ankara’dan Alkaralar’ın ve çeşitli yerlerden bir çok taraftar grubu üyelerinin tribünde yer aldığını hatırlatalım. Futbolu kıyısından köşesinden tutan herkes kendini bir de siyasete adayanlar için zaten bulunmaz bir nimetti bu maç.

Artık yayın konusuna geçebiliriz tamamen. Bu maçın oynanacağı kesinleştiği zaman ilk olarak Adana Demirspor ve NTV Spor arasında ufak bir görüşme oluyor. Anlaşmaya varılamıyor ilk aşamada. Tabii bu 2 yönü var, Adana Demirspor ve NTV olarak ayrı ayrı bakmak gerekiyor. Aslında ikisi de farklı açılardan aynı yola çıkıyor ama açıklamalardaki ufak farklılıklar ilginç tezatlara da sebep oluyor. Öncelikle NTV’ye sorduğumuzda NTV tarafından canlı yayın konusunda bir niyet olduğu, görüşmenin yapıldığı ancak anlaşmanın sağlanamayıp sonuçsuz kaldığı söyleniyor. Bu gelişmelerin ardından Adana Demirspor başkanı aynı zamanda bir Adanasporlu da olan Güntekin Onay’ı arıyor ve bu maçın yayını konusunda bir ricada bulunuyor. Araya başkaları da sokuluyor ancak NTV ikinci aşamada pek de niyetli olmuyor yayın konusunda. Kısacası “bakarız” deniyor ve geçiştiriliyor olay. Detaylı görüşüp de anlaşılamama gibi bir durum yok ortada ama devamında da konuşulan bir şey yok. Öylece askıda kalıyor kulüp ile NTV arasındaki görüşme. Olumlu sonuç alınamamasındaki sebebin mali konular mı yoksa maçın siyasi durumu mu olduğu konusunda bir kanaate varamıyoruz yani. NTV’nin bu maçı kimseye kaptırmayacağını düşünürken yayın konusunda ciddi sayılabilecek bir gelişmenin olmayışı bile düşündürücü. Burada ilginç bir nokta da NTV’nin maçı yayınlamamasına rağmen bu işe en çok özen gösteren kanal olması ve diğer kuruluşların önünde yer alması, garip bir tezat oluşuyor bu açıdan bakınca.

TRT cephesinde ise olaylar başka bir boyut alıyor. NTV cephesindeki gibi basit bir ilgisizlik hikayesi değil olay. İlk başta ücretsiz yayınlayalım diyor TRT. Bu işin en tepesindeki kurum olduklarını söyleyip kulüple ücretsiz yayınlanması için anlaşmak istiyorlar, bir nevi ültimatom yolluyorlar kulübe. Ya parasız yayınlarız ya da yayın yapmayız diye. En azından sembolik bir ücret ödenmesi ve az da olsa bu güzel girişim için destek olunması isteniyor kulüp tarafından, TRT para vermemekte direniyor. Kulüp devreye AKP Adana Milletvekillerinden birini sokmak istiyor. Telefon görüşmesi yapılıyor ve TRT’den yayının yapılıp kulübe makul bir ücret ödenmesi yolundaki istekler iletiliyor. Bilin bakalım bir vekil bu tarihi maç için seçildiği ilin takımına nasıl destek oluyor ?.. Herhangi bir girişimde bulunmayıp kendisini vekil seçen ili böyle mükafatlandırıyor. Devletin elindeki kanala bir milletvekili olarak açıp rica etse ve bu maç TRT3’ten yayınlansa herkes tatmin olurdu. Ancak milletvekili bunu yapmadı, TRT yönetimi de bu güzel girişime finansal olarak destek sağlamayınca canlı yayın konusundaki son umut da uçup gidiyor. Tüm bu olumsuz görüşmelerin ve sonuçsuz çabaların ardından TRT maçın siyasi yönünü sebep gösterip yayınlanmama gerekçesini böyle açıklıyor kulübe. Mali konuların önüne perde çekilip ana sebep buymuş gibi gösteriliyor bir bakıma. Gerçi ana sebep olduysa o daha da vahim ya neyse, siyaset olayına girmeyelim, bizim tek derdimiz futbol. Her fırsatta Anadolu takımlarının gelişmesini savunanların, kendi normal reytinglerini fazlasıyla aşacağı neredeyse garanti olan böyle bir tarihi organizasyonu bedavaya getirme çabalarını da Türk futbolundaki kısır döngünün cevabını arayanlar için verilmiş en güzel cevap olarak addediyoruz.

Kaçırdığımız tarihi fırsatın verdiği üzüntü ve buna bağlı hayal kırıklığının etkisiyle elimizin uzandığı her yere uzanmaya çalıştık bize göre medya ayıbı olan bu olayın detaylarını öğrenebilmek için. Bunca bilgiye ulaştıktan sonra üzerine daha fazla yorum yapmak, işin siyasal boyutlarına karışmak pek bizim işimiz değil. Yukarıdaki olaylar çerçevesinde kaçan fırsat konusunda herkes gibi bizim de düşüncelerimiz var fakat bizim aklımız fikrimiz futbol. Bu yüzden kimseyi yönlendirmeden ulaşabildiğimiz bilgileri sizlerle paylaşmak istedik. Gönül isterdi ki stadın kapasitesi doğrultusunda 15 binle sınırlı kalan bu tarihe tanıklık eden birey sayısı çok daha fazla olsun ama olamadı maalesef. Muhtemelen önümüzdeki sezon bir fırsatımız daha olacak bu şölen için. Bu sefer yer İtalya olacak. Bizim medya kuruluşlarımız akıllanır mı bilmiyoruz ama İtalyan TV kuruluşlarının tutumunu da merakla bekliyoruz. Bu tip olaylara son derece alışık olan ve bir çok takıntıyı aşıp demokratikleşmeyi başarmış olan İtalya’da yayın sıkıntısı olmayacağını düşünüyoruz aslında. Olmadı İtalya yollarına düşebiliriz şu heyecan ve merakla…

TV yayını konusunda canlı yayın olmasa bile izleyiciye maç sunulamaz mıydı diye düşünüyoruz. 90 dakika kaydedilir ve maç sırasındaki tatsız durumlar ve siyasi olaylar kırpılıp 60-70 dakikalık çok geniş bir özet şeklinde yayınlanabilirdi.

NOT : Bu yazı ile ilgili eleştirilerinizi ve itirazlarını violafranchi@gmail.com veya tanjuern@hotmail.com adresine iletmenizi rica ediyoruz. Destek olan ve şu an bu yazıyı okuduğunuz tüm blog sahiplerini destek olmalarına rağmen olası bir tatsız duruma karşı korumak için sorumluluğu fikrin oluşmasını sağlayan bu iki arkadaşımız üstleniyor.

NOT 2 : Yazı konusunda Blog İdman Yurdu ve Futbloglar gibi blogları toplayan oluşumların herhangi bir desteği yoktur. Tamamen kişisel olarak haberleşilerek böyle bir tepki düşünülmüştür.

 NOT 3 : Yazı içerisinde de defalarca belirtildiği gibi amaç asla siyasi değildir, herkesin tek tepkisi bu tarihi ve eğlenceli maçı canlı canlı tüm detaylarıyla izleyememiş olmaktır.